|  |  | | WWW.KARERBAKI.COM
APOCULARIN İÇ İNFAZLARI VE FAİLİ MECHULLER
Derin Devlet ve PKK işbirliğiyle yıllardır sürdürülen cinayet ve katliamlar, nihayet araştırılmaya başlandı. TBMM İnsan Hakları Araştırma Komisyonu'na bağlı bir alt komisyon kuruldu. Bu Komisyon PKK’nin cinayetlerini incelemeye başladı. Ayrıca Diyarbakır Özel Yetkili Savcılığı bir iddianame hazırladı. Bu durum, demokratikleşme sürecinde yadsınmayacak ileri bir adımdır. Tüm bunlara rağmen, bir takım çekincelerimin olmadığını söyleyemem.
Türkiye’de gerçekten demokratik bir ortam egemen kılınmak isteniyorsa, Gladyo’nun Kürt, yani Apoculuk ayağı tüm yönleriyle deşifre edilmesi gerekir. Apocuların işlediği cinayetlerin, faili mechullerin soruşturulması ve tüm çıplaklığıyla açıklığa kavuşturulması, aynı zamanda devletin demokratik temellerde yeniden yapılanmasına kapı aralayacaktır. Çünkü bu örgütün silahlı ve ‘sivil’ yan kuruluşlarınca işlenen cinayetler, son tahlilde, derin devletin işlediği, işlettirdiği cinayetlerdir.
Soruşturmalar yapılırken, derin devleti Apoculuktan, ya da Apoculuğu derin devletden ayrı düşünmek olanaksızdır. Nasıl ki JİTEM, bir kaç elemanın yargılanmasıyla açıklığa kavuşturulamazsa, Apoculuğun işlediği cinayetler de bir kaç tetikçinin yargılanmasıyla açıklığa kavuşturulamaz. Apoculuk ve Apoculuğun arkasında yatan güç, birlikte yargılanmalı. Çünkü bu yapı bir bütündür. Demokratikleşme ancak bu yolla mümkündür. Abdullah Öcalan ve karanlık destekçilerinin bu yargılamadan muaf tutulma olasılığı çekincemin kaynağını oluşturmakta. Gelişmelerin bu yönde seyredeceğine dair işaretler, bugünden verilmeye başlanmıştır.
Öcalan ve şurekasının derin devlet tarafından finansa edildiğini ve Abdullah Öcalan’ın da derin devletin en sadık elemanı olarak yıllardır hizmet verdiğini tartışma konusu yapmanın artık bir anlamı yoktur; Öcalan bunu zeten yıllardır dillendirmekte, yani derin devletin bir elemanı olarak hareket ettiğini kabul etmektedir. Hele hele son dönemde MİT-polis ve yargı üçgeninde ortaya çıkan anlaşmazlıklar sonucu havada uçuşan belgeler ve İstanbul Özel Yetkili Savcılığı tarafından ileri sürülen iddialar, Apoculuk ve yan kuruluşlarının kimlerin denetiminde, kimler tarafından sevk ve idare edildiği bir kez daha kanıtlamıştır. Tekrar vurgulayacak olursak, Abdullah Öcalan’ın Gladyo’nun elemanı olduğu bir kez daha gün gibi ortaya çıkmıştır. Bu noktada yapılması gereken, Abdullah Öcalan’ın Gladyo yargılamalarına dahil edilmesidir. Bu yapılmadığı sürece, Glado yapılanması tümüyle etkisiz hale getirilemez. Öcalan, onbeş bin Kürdü katlattiğini kabul etmiştir. Örgüt içinde binlerce kadro ve sampatizan, halktan binlerce insan öldürülmüştür. Bu bir katliamdır. Uğur Mumcu, Çetin Emeç ve Hırant Dink’i katleden güçle, Apocu örgütlenmede iç infazları yapanlar aynı güçtür.
Kaldı ki, Apocular, örgüt içinde ve dışında halk karşı işlediği cinayetleri zaten inkâr etmemektedir. Ama nedense, bazıları kıraldan daha kıralcı kesilmekte. Şerafettin Elçi ve bazı arkadaşları Apocuların işlediği cinayetleri meşru görmekte. Şerafettin Elçi'nin bu tavrını anlamak zor. Elçi'nin milletvekilliği koltuğu uğruna böylesi bir noktaya gelmesi düşündürücüdür. Sarfettiği sözler, ilerlemiş yaşıyla ilintilenemez. Bir insanın hangi yaşta olursa olsun, ömür uzatma çabası içinde olması elbette sevindiricidir. Ama dökülen kanlar üzerinden ömür uztma çabaları, kelimenin tam anlamıyla çirkefliktir. Hastalığının kanser olduğunu söylemekte. Acaba organ nakli ile ömrünün epeyce uzayacağını mı ümit etmekte? Bildiğim kadarıyla, Apocular tarafından organ nakli vaadleriyle kandırılan ilk kişi Şerafettin Elçi değildir. Bu nedenle, Elçi'nin akıbeti, yakın geçmişte kandırılan bazı kişilerin akıbetinden farklı olmayacaktır. Belli ki, Stockholm'de Apoculardan yediği dayağın etkisinden halen kurtulmamış. 'Hain ve ihbarcı' olduğu için mi dayak yemişti? Ölümden zor kurtulduğunu anımsıyor olması gerekir. Her neyse, üzerinde çok fazla durmaya değmez.
Kim ne derse desin, gelinen noktada derin devletin derinliği kalmadığı gibi, ‘faili mechul’lerin de failleri ortadadır.Gladyo yapılanması, Apoculuk-Jitem-Hizbullah üçgenini oluşturarak özellikle Kürt halkına karşı en vahşi cinayetleri işlemiştir. Lolan ve Bekaa kampları faşist cunta döneminin Diyarbakır ve Mamak cezaevlerinin bir devamıdır.Buralarda binlerce insanın ceseti bulunmaktadır. PKK er veya geç bunların hesabını vermek zorundadır.
31.03.2012
BAKİ KARER
‘Hakikatler Komisyonu’
Ve
Hırpıtlaşmış Hırdavatlar
İbrahim Güçlü, ‘Hakikatlar komisyonu’ üzerine bir makale kaleme almış. Bu makalede Haki Karer’e yönelik kin ve nefretini dile getirmiş.Yazının, sırf Haki Karer’i suçlamak için kaleme alındığı açıkça ortada; atılan başlıkla içeriği arasında bir bağlantının olmadığını, okuyucuların ilk bakışta anlamaması mümkün değil. Tüm toplumu ilgilendiren çok ciddi bir konuyu, en kötü bir biçimde art niyetleri için kullanmaya kalkışacak kadar gayrı ciddi bir davranış sergileme, ancak ve ancak bu zattan beklenilirdi.
Bu zat hakkında yazı kaleme alacağımı kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Çünkü İbrahim Güçlü denildiğinde, ilk aklıma gelen ellili yılların züccaciye raflarıdır. Malum bu yıllarda züccaciye raflarının ne halde olduğunu herkes bilir. Bu raflarda unutulmuş eşyalara hırdavat denilir.
Çevre kirliliğini önlemek için, hırdavatların dönüştürülerek yeniden kullanımlarını sağlamaya yönelik araştırma sonuçları üzerinde göz gezdirdiğimde, hayal kırıklığına uğradığımı söylemeliyim. Raflarda unutulmuş hırdavatların üzerindeki tozlalardan, kirliliklerden ayıklanma sürecinde, denizlere atılmış petrol artıklarından daha fazla çevre kirliliği yarattığını hiç düşünmemiştim. Anlaşılıyor ki, ipe sapa gelmez bir hırdavatın yeniden pazara sürülme çabaları boşunaymış. Bu nedenle toplanan hırdavatlar ayrıştırmaya tabii tutuluyormuş. Ayrıştırılanların bir kısmı, günümüzün teknoliji ile dönüşüme uğratıldığında, yeniden üretimden fazla pahallıya mal olmaktaymış. Dönüştürme sürecinde yaratacakları çevre sorunları da dikkate alınarak, raflarda çürümeye terk edilmeleri daha uygun görülmüş. Hele hele, içlerinden aşırı derecede hırpıtlaşmış olanları değerlendirmeye bile tabii tutmadıklarını öğrendim.
Bu kısa yazımda, hırpıtlaşmış bir hırdavatın zoraki pazara sürülme çabaları üzerinde duracağım. Elimden geldiğince yeni neslin bunları tanımasına yardımcı olmaya çalışacağım.
UNUTULMUŞLUĞUN HEZEYANI
İbrahim Güçlü, raflarda unutulmuşluğun verdiği hınçla, Rızgari’ye ait bir internet sayfasında alel acele kaleme aldığı yazılarla önüne geleni karalayıp duruyor. Ne yapacağını şaşırmış, yolunu kaybetmiş acemi seyyahlar misali pusulasız, eline verilen değnekle yön tayin etmeye çalışıyor. Böylesi perişan hallere düşmüşlüğünü bir türlü kabullenemiyor. Öyle ya, daha düne kadar İran dağlarında gerillacılık oynuna kaptırmıştı kendini. Topladığı 15 bilemedin 16 yaşındaki çocukları çeşitli vaadlerle kandırarak İran dağlarına sürdüğünde, Stockholm’ün, Berlin’in ve Paris’in lüks dairelerinde iş görüşmeleri yapmakla meşguldü.
Avrupa kentlerinde kazıklı Voyvoda edasıyla dolanıyordu. Kazıklı Voyvoda edasının nereden geldiğini soracak olursanız, bilindiği üzere, önce Kürtlükten Türklüğe sonraları da Türklükten tekrar Kürtlüğe geçiş yapmasıdır. Baba evinde Kürtçe konuşulması hiç de önemli değil, önemli olan doğduğu ve yetiştiği alanda hangi kültürün egemen olduğudur. Küçüklüğünden ititbaren Türk kültürüyle büyüdüğü inkâr edilemez. Ama yetişkin olduktan sonra toplumda yer edinme ve bir de buna kişisel çıkarlar eklenince, işin rengi değişiyor. Yani kişisel çıkarlarından dolayı birden Kürtlük aklına geliyor. Yıllardan bu yana Kafkas ve Balkan asıllı göçmenlerin milliyetçiliğinden Türk halk ne çekmişse, sonradan Kürtlüğe geçiş yapanların milliyetçiliğinden de Kürt halkı onu çekmiştir ve halen de çekmektedir. Her iki tarafın bir nevi dönmeleri aslında birer Voyvoda’dır. Güçlü’ün savunduğu milliyetçiliğin aşırı saldırgan oluşu aslında buradan kaynaklanmakta. Bay için bu, içinden çıkılmaz bir paradokstur. Alışmış kudurmuştan beterdir derler, alışmış bir kere, bu yaştan sonra da bu alışkanlığından vazgeçeceğini hiç sanmıyorum.
LUMPEN MİLİYETÇİLİĞİ
Ezilen halkların milliyetçiliği klasik sömürgecilik sisteminin etkinliğini kaybetmediği dönemde kabul edilebilinirdi, hatta 1970’lerin ortalarına kadar da bir ölçüde mazur görülebilinirdi. Ama içinde yaşadığımız 2000’li yıllarda, dünya genelinde egemen olan ekonomi-politik ortamda, bir halkın içinde bulunduğu statü ne olursa olsun, milliyetçiliğin hiçbir halka en ufak bir yarar sağlamayacağı ortadır. İbrahim Güçlü’nün bunu kavrayabilmesi için 25-30 yıl daha geçmesi gerekir; o zaman da üzerinde biten bodurların kırtıçlaşmış yaprak hışıldılarıyla ‘yanlış yaptım’ demeye çalışır ama kimse bir şey anlamaz. Türk kültürüyle yatişmiş, aynı anda hem İsveçli, hem de Kürt olduğunu iddia eden bir kişiden farklı bir beklenti içinde olunması abesle iştigaldir. Bunca ileri yaşına rağmen, kimlik sıkıntısı çekmekte.
Bir dönem İstanbul’dan Paris’i ziyarete gelen Türk elitleri, pup ve lokantalara gittiklerinde, Türküm demeye utanırlardı ve yöneltilen sorular karşısında eveleyip gevelerlerdi. Genellikle ‘İstanbul’un Avrupa yakasından geliyorum, Avrupalıyım’ derlerdi. Yani Avrupalı olmayı bir marifet sayarlardı. Türkiye’ye dödüklerinde ise onlardan daha müthiş ‘vatansever!’ ve milliyetçi! yoktu. İbrahim Güçlü de bu nedenden dolayı ailecek tası tarağı toplayıp İsveç’e kilim sermekle kalmamış, bir de İçveçli, yani Avrupalı olmuş, kelbaşa tarak misali. Tüm ailesini İsveçli yaptıktan ve yine ailesi için her türlü garantiyi sağladıktan sonra dönmüş ülkeye, sağa sola milliyetçilik, hatta pan Kurdilik yapmaya devam ediyor. Savunduğu milliyetçilik, o bilinen tarzda klasik bir milliyetçilik olsa, belki sesimizi çıkarmazdık ama hiçte öyle değil; benzeştiği malum İstanbul elitlerinin lumpen milliyetçiliğini, Kürt halkı içinde yaygınlaştırmaya çalışıyor.
Lumpenleri, serkeşleri, polis muhbirlerini, kaçkınları Ala Rızgari içinde örgütleme çabalarını bilmeyen yoktur. En yakın arkadaşlarıyla ters düşmesinin bir nedeni de bu idi. Örgütlenmede lumpenleri, serkeşleri temel aldığı için kısa sürede darmadağın oldu. O günden bu yana savunduğu görüşler doğrultusunda bırakın on kişiyi, üç kişiyi bile bir araya getirmekten aciz olduğu herkes tarafından bilinmekte. Bu acizliğin en önemli bir nedeni de, ömrü boyunca istikrarlı bir çizgiye sahip olamamasıdır. Dostlar pazarda görsün misali, siyaset adına zaman harcayarak ömür geçiriyor. Diyarbakırlı işsiz Hüso’nun her sabah konken oynamak için kahveye gitmesi toplum açısında ne anlam taşıyorsa, İbrahim Güçlü’nün Kürt politikasıyla ilgisi o kadar anlam taşıyor. Çocukları İran dağlarına sürerek gerillacılık oynayan birinden, herhangi bir biçimde ciddiyet bekleme zaten olanaklı değil.
Lumpenleşmiş milliyetçiliğe mahkum oluşunun bir nedenide, bir efendinin egemenliğine diğer bir efendinin egemeliğini tercih etmesidir. Biz efendi değiştirerek bir halka demokrasi ve özgürlük getirilemeyeceğinin kavgasını verirken, İbrahim Güçlü denilen zat, efendiler arasında tercih yapmanın yarışı içinde İran’a kamp kurmuştu. Bekea’da aldığı feyizler sonunda uzaktan kumandalı ‘gerillacılık’ oynamaya kalkışmıştı, olmadı; topladığı 15-16 yaşındaki çocuklar bir süre sonra ağlayarak yollara dökülmüştü, bunlardan 12 tanesini perişan halde yok olmaktan ben kurtardım. Irak’a ayağımı basar basmaz ilk karşıma çıkan sorun bu olmuştu, sağ sağlim Türkiye sınırlarına ulaşmasını sağladım. Yoksa kurtlara kuşlara yem olacaklardı. İbrahim Güçlü acaba bunlardan haberi var mı? Bu çocukların Türkiye’ye geçtikten sonra akibetleri hakkında en ufak bir bilgi sahibi oldu mu? Hiç sanmıyorum. Kendi çocuklarını korumada son derece hassas olan bu zat, halkın çocuklarını ateşe atmakta bu derece pervasız davranması lumpenlik değil de nedir? Bay için hiç önemli değil, nasıl olsa ölecek olanlar kendi çocukları değil. Kürtçü ve milliyetçi olduğunu iddia eden bu kişi, kendi çocuklarının ve kardeşlerinin Diyarbakır’ın ortasına miting, yürüyüş veya herhangi bir protestoda bulunmalarına niçin engel oluyor acaba? Lumpen milliyetçiliğinin mantığı şu; aman benim çocuklarıma, kardeşlerime herhangi bir zarar gelmesin de ne olursa olsun...Yani kan ve ceset üzerinden ticaret ancak böyle yapılır.
Önder olduğunu iddia eden böylesi birine hangi Kürt inanır? Kürt halkının bu türlere inanmadığı ve güvenmediği açıkça ortada. Şimdilerde iki lakırdı yapabilmek için gün boyu yerel veya ulusal yayın yapan kanallardan telefon bekliyor. Sağa sola sordum, televizyon kanallarına misafir edilme şansına, Kemal Burkay’ın dönüş yapmasından sonra sahip olmuş. Bence Kemal Burkay’a şükretsin, yoksa böyle bir isimde birinin olduğunu halk hiç bilmeyecekti. Diyarbakır’ın kuytularında unutulmuş ve günlerini saymaya çoktan mahkum olmuştu. Hiç olmazsa birkaç kare görüntüyle yaşadığı bilinmiş oldu.
KÜRT SORUNU ÜZERİNDEN TİCARET
Evet, İbrahim Güçlü’nün geçmişini biraz daha irdelemekte yarar var sanıyorum. Kişisel çıkarları için siyasete atıldığı andan itibaren izlediği grafik lumpenleşmiş örgütlenme anlayışında ısrarlı oluşunun grafiğidir. Lumpen örgütlenme anlayışana sahip olmanın verdiği sorumsuzlukla, rüzgarın önüne kapılmış sonbahar yaprağı misali, bakın ömrü boyunca nasıl savrulup durmuş: Önce Türkiye işçi Partisi’ne girmiş, bir yerlere gelemediği için ayrılmış. Sonra Devrimci Doğu Kültür Ocakları’na girmiş, bir süre sonra burayı da beğenmemiş, Rıgari’ye kapağı atmış. Sonra Rızgari’den de ayrılmış, Ala Rızgari diye bir grup kurmuş, lumpenleri, serkeşleri örgütlemede ısrarcılığından dolayı başarılı olamamış, alelacele Yekîtiye Sosyalist’te çalışmaya başlamış fakat burada da sebat etmemiş. Yekîti Ala Rızgarı adı altında bir kez daha grup kurma denemesinde bulunmuş ama fıyasko ile sonuçlanmış. Bu sefer kapağı atmış Hevgırtın-KDP’ye. Buradan da darbe yemiş olcak ki Hak ve Özgürlükler Partisi’ne katılmış, ciddiye alınmadığını farkedince, Kürt Ulusal Birlik Hareketi (TEVKURD) ismiyle yeni bir çıkış denemesinde bulunmuş, o da olmamış... İşte, pan Kürdizmi savunan ve ampirik bakış açısıyla ‘Kürdi bilinç’le hareket ettiğini söyleyen İbrahim Güçlü’nün biyografisi, kısaca budur. Pek yorum gerektirdiğini sanmıyorum. O kadar başarısız ki, her tepeye tırmanış girişiminde başına taş düşürerek yere uzanmış... Bu tablo, lumpen ve serkeşleri örgütlemede ısrarcı oluşu sonucu, takıldığı her yerden nasıl kapı dışarı edildiğinin tablosudur. Yani başarısızlığının resmidir. Yaşamında bu derece başarısız olmuş birinin, kin ve nefret duygularıyla önüne gelene saldırmaktan başka yapabileceği bir şey yoktur.
İbrahim Güçlü’nün ailesi ve aile yaşantısı hakkında bilgi sahibi değilim. Aile yaşantısı beni hiç ilgilendirmiyor. Ama insan bazı noktaları da sormadan edemiyor; örneğin herhangi bir biçimde ticari evliliğe ya da evliliklere aracı olmuş mudur? Eğer olmuş ise, ticari evlilikler kurulmasından ne gibi çıkarlar sağlamıştır? Daha iyi tanınabilmesi için böylesine ciddi sorunlara açıklık getirmesi gerekir.
Çocukları, yakalarına yapıştırdıkları lumpen rozetleriyle kameraların karşısına geçip, ‘lumpen oldum’ diyerek pozlar vermiş midir, vermemiş midir? Lumpenlikle övünen çocukların babası olmanın duyguları üzerine bir makele yazmasını öneririm.
Geçmeden bir noktaya daha değinmek zorundayım. İbrahim Güçlü ve ailesi, ulaştığı ekonomik ve parasal gücün kaynağını Kürt halkına açıklamak zorundadır. Ailesi ve afradı elde ettiği hangi kazançla İsveçte milyonluk iş yerlerine sahip olmuştur. Bir dönemler birlikte hareket ettiği insanların verdiği bilgilere bakılırsa, Falun denilen bir yerde işlettiği milyonluk işyerlerini nasıl almıştır. Bunlar ve benzeri konulara ‘Kürdi bilinç’le açıklık getirebilirse, belki birkaç kişiyi bir araya getirme fırsatına nail olabilir. Hem böylece, yaşamında ilk defa, basacağı bir zemin elde etmiş olur.
BAKI KARER
2012 01 08
35 GENCİN ÖLÜMÜ
28 Aralık akşamı Uludere’ye bağlı Ortasu köyüne yakın bir noktaya savaş uçaklarınca bombalama yapıldı. Kaçakçılıkla geçim sağlayan 35 genç insan hayatını kaybetti. Çoğunluğu 30 yaş altında. Hatta içlerinde 12 ve 16 yaş arası çocuklar var. Tek kelimeyle korkuç bir tablo. Ortaya çıkan bu tablo karşısında söylenecek çok şey var. Ortadoğu genelinde mezhep ve etnik çatışmalara yönelik mevzilenmelerin yapıldığı dönemde, böyle bir olayın ortaya çıkması daha bir düşündürücüdür.
35 gencin yok edilmesinin nedenlerini sadece siyasal değil, ekonomik ve sosyal boyutlarıyla da tartışmak gerekir. Olay, kısa yoldan şablom tanımlamalarla geçiştirilmemeli. Onlarca yıldır uygulanan ekonomik ve sosyal politikaların ortaya çıkardığı bir sonuç olarak da görülmeli. Her şeyden önce, bir anne, 12 yaşındaki çocuğunu kaçakçılık yapmaya neden gönderir? Sorunun esas kaynağını bir de burada aramak gerekir. Üstelik sınır boylarında yapılan kaçakçılık, devletin bilgisi ve gözetimi altında yapılıyorsa, sorun daha da vahimdir. Bölgenin içinde bulunduğu ekonomik ve sosyal yapı, içten ve dıştan kaynaklanan her türlü provakasyonlara elverişli durumdadır. Provakasyonlar hangi nedenden kaynaklanmış olursa olsun, sonuçta, devlet sorumludur. Çünkü provakasyonlara kapıyı aralayan devletin izlediği politikadır.
Türkiye, uluslararası güçlerin özellikle siyasal alanda Bölgeye yönelik kozlarını paylaşmaya çalıştığı alanlardan biridir. Uluslararası güçlerin Ortadoğu’ya yönelik hesaplarını ağırlıklı olarak Türkiye üzerinden yaptığını söylemek kehanet değildir. Böylesine kritik bir döneme denk gelen 35 gencin ölümü, ağırlıklı olarak içte iktidar hesaplaşmasından kaynaklanmıştır. Yani 35 genç insan iktidar kavgasına kurban edilmiştir.
12 haziran seçimlerinden sonra başlayan yeni sürecin kanlı geçeceğini daha önceleri de belirtmiştim. Ortasu’da katledilen 35 genç, bu sürecin bir parçası olmuştur. Benzer bir örneğini de Siirt'te 4 genç bayanın öldürülmesi olayında görmüştük. Her iki katliam da, derin devlet-Kandilli ve BDP işbirliğinin ürünüdür. Bu ittifak, parçalanacağı bir dar boğaza girmiştir.
01.01.2011
Baki Karer
TÜRKİYE-SURİYE İLİŞKİLERİ
Ortadoğu diktatörlüklerinin kimi yıkıldı, kimi de sallantıda. Her tür muhalefe yaşam hakkı tanınmayan bu ülkelerde halk, nihayet özgürlük ve demokrasi için ayaklandı. Kendiliğinden ortaya çıkan ayaklanmalarda önderlik arayışının sonuçlandığını henüz söyleyemeyiz. Halkın odaklandığı hedeflere ulaşma çabası sürecinde, önderlik sorunu, şu veya bu biçimde çözümlenecektir. Ama bu süreç, hiçte kolay olmayacaktır. Kolay olmayaşının en önemli nedeni de, Batılı güçlerin bu ülkelere dolaylı ve zaman zaman doğrudan müdahaleleridir. Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere, Avrupa Birliği ülkeleri, Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde gelişen halk hareketlerinin demokratik bir zeminde gelişip güçlenerek sonuç almalarını engellemek için ellerinden gelen her tülü gayreti göstermektedir. Örneğin Libya’da Muammer Kaddafi’ den sonra kurulan geçici konsey, Libya halkını temsil etmemektedir; petrol tekellerinin çıkarlarına hizmet edecek tarzda oluşturulmuş bir kukladır. Libya’da halkın taleplerinin çok gerilerinde seyreden işbirlikçi iktidar yapılanmasının çabaları verilmekte şu anda.
Tunus’da yapılan seçimleri ılımlı İslam olarak adlandırılan kesim her ne kadar çoğunluğu elde etmiş olsa da, tek başına egemen durumda değildir. Dolaylı da olsa dışarıdan müdahalelerin önü alınabilinirse, bu ülkede toplumsal değişim kendi iç dinamikleriyle daha ileriye yönelik değişimlere doğru kolayca ilerleyecektir. Genel seçimlerden sonra kurulan iktidar, bir nevi geçiş döneminin iktidarı niteliğindedir.
Mısır’da ise silahlı kuvvetler,’sancısız geçiş’ bahanesiyle zaman kazanarak, özellikle ABD’nin çıkarlarına hizmet edecek doğrultuda bir iktidar oluşturmak için sürdürdüğü çabaları sonuca ulaştıramadan yeni bir direnişle karşı karşıya gelmiştir. Mısır’da ordu, yapılacak ilk demokratik genel seçimler sonucu çoğunluğun tercih ettiği kesime iktidarı bırakmak zorunda kalacak veya insiyatifi kaybetme korkusuyla açıktan cuntaya yönelecek. Ama Mısır’da cuntanın yapabileği hiç bir şey yoktur ve böylesi bir çözüm biçiminde ısrarcı olma, bu ülke için felaket olur. Tahrir meydanında yeniden başlatılan protestolar ve bu protestolara karşı ordunun takındığı tavır, tıkanmanın göstergesidir. Korkuyu yenmiş kitlelere salt dipcik ucuyla geri adım attırmaya çalışma, Mısır’a pahallıya mal olur ve sonuçta halkın demokratik istemlerinin önüne geçilemez. Halk zamanında müdahalede bulunmuştur. Oyalama politikasına son verilmesini istemiştir. Başlarda olduğu gibi, son gösterilerde İslamcı Kardeşler’in oynadığı rol belirleyici değildir. Bu örgütün varlığı bahane olarak kullanılmaktadır. Artık bu noktadan sonra başvurulacak savsaklamalar,iç savaşa devetiye çıkarmaya yarar. Gelişmelerin ciddiyetini farkeden Askeri Konsey, ayak sürüme tarzında da olsa yeni anayasa ve genel seçim çalışmalarını hızlandırmaya yönelmiştir. Suriye’de Esad iktidarının halka karşı direnişi sürdüğü sürece, Mısır’ın sürekli istikrarsızlık içinde kalması, Amerika Birleşik Devletleri ve Batı Avrupa’nın da işine gelmez. Ortadoğu’da sorunlar, her zaman birbiriyle bağlantılı ve çok denklemli olmuştur.
Suriye’de Esad iktidarı olabildiğince yıpranmış, artık toplumsal gelişmeleri kontrol edemez hale gelmiştir. İktidarda ayak diretmesinin önemli bir nedeni de, barışçıl seçenekleri tümüyle ortadan kaldırmış olmasıdır. Aslında bu tür iktidar biçimlerinin elinde fazla seçenek yoktur. Sonunun Muammer Kaddafiye benzemesinden korkmaktadır. Ama İran ve Lübnan faktörleriyle birlikte Rusya Federasyonu’nun şu anda Esad yönetimine verdiği destek dikkate alınırsa, bir süre daha ayak direteceğe benzemekte.
Suriye konusunda Türkiye’nin ve İngiltere’nin izlediği taktiğe bakılırsa, dıştan bir müdahale ile değil, içten darbe yöntemiyle mevcut iktidar yıkılmak istenmekte. Esad iktidarının yıkılması ve sonrası süreçte Türkiye, özellikle Faransa’nın dıştalanması yönünde gayret göstermekte. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün İngiltere ziyaretinin altında yatan bir neden de, budur. Türkiye’nin gücü, bunu başarmaya yeter mi?
Ayrıca bu konuda Rusya alternatifini de gözardı etmemek gerekir. Rusya için Suriye, Akdeniz’de bir basamak teşkil etmektedir. Ama Rusya’nın Suriye’yi pazarlık konusu yapmayacağını da söyleyemeyiz. Batı Avrupa, ABD ve Türkiye’nin Rusya’yı dışlayan bir yönelim içine gireceklerini sanmıyorum. B.Avrupa’nın ve özellikle ABD’nin Suriye’ye karşı yapılacak operasyonlarda geri planda kalışının bir nedeni de budur. Bu nedenledir ki, Suriye’ye karşı operasyonlarda Türkiye ve Arap Birliği önplana çıkarılmakta. Özellikle Türkiye’ye her türlü destek verilerek ateş hattına itilmekte. Bu durum karşısında Adalet ve Kalkınma Partisi’nin duruşunu tanımlarsak; bir dönemler İrana karşı kullanılan Irak’ın Saddam’ı konumunda. Yani çiviyi çiviyle sökme metodu uygulanmakta.
Suriye konusunda AKP iktidarının izlediği politikayı tasvip etmek mümkün değildir. Komşularla sıfır sorunlu bir politikadan komşulara saldırganlık politikası üretme kadar bir ucubelik olamaz. Ayrıca AKP’de bilmektedir ki, esas sorun Suriye değildir. Suriye üzerinden İran hedeflenmekte ve uzun vadede Ortadoğu dizayn edilmeye çalışılmaktadır. ABD askeri güçlerini hızla Suudi Arabistan ve Basra bölgesi ülkelerinde kalıcı olmaya yönelik konuşlandırmaya başlamıştır. Buradan Ortadoğu ve Kuzey afrikayı kontrol altında tutmaya çalışmaktadır. İşte bu nedenle İran’ı engel olarak görmekte. Suriye ve Lübnan düşürüldüğünde yalnızlaşan İran hedef alınacaktır. Füze savunma sisteminin Malatya’ya yerleştirilmesinin bir nedeni de budur. Bu aynı zamanda İsrail’in önündeki engellerin temizlenmesi demektir. Suudi Arabistan ve Basra ülkelerinin birden bire neden demokrasi güçleri vagonuna bindirildiğini anlamak için kahin olmaya gerek yok.
Aynı biçimde, Türkiye’ye, özellikle Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a verilen destek, bu noktada daha bir anlamlı hale gelmekte. Sormak gerekir, Başbakan birden bire neden bu kadar Arap halkları nezdinde popüler hale geldi, ya da getirildi? Batı medyasında, basınında bu kadar övgüler dizilmesi boşuna mıdır? Başbakan Tayip Erdoğan’ın bugünkü pozisyonu, bana, yakın geçmişte Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin başkanı Michail Gorbatjov’un konumunu anımsatmaktadır. Gorbacov’a verilen destekler, yapılan övgüler karşılığında nasıl sonuçlar elde edildiğini tekrar belirtmeye gerek yok. AKP hükümetine ve Tayip Erdoğan’a verilen destekle nelerin elde edilmek istendiğini tartışmakta yarar var.
Sonuç olarak, Esad iktidarının yıkılışında, halkın mücadeleci gücü belirleyici olmalıdır. Emperyalist güçlerin müdahalesiyle bir ülkenin demokratikleşeceğini sanmak aptallıktır. Geçmişte, klasik sömürgecilik döneminde uygarlık götürme bahanesiyle ülkeler nasıl işgal edilmişse, günümüzde de demokrasi adına işgal edilmektedir. Halkların özgür iradeleri hiçe sayılmakta. Tunus’, Mısır, Libya ve Suriye’de halk, emperyalist güçlerin ülkelerini işgal etmesi için değil, özgür ve bağımsız yaşamak için ayaklandı.
Baki Karer
2011-11-28
MUXTARİYET-İ DEMOKRATİKE
Ucubelikler üzerine tartışmalar yürütüldüğü için, ben de yazıma, tartışma ortamına uygun bir başlık buldum. Başlığı özerkcilerin Kürtçesine göre seçmeye çalıştım. Türkçeye çevrildiğinde, sanıyorum, demokratik özerklik oluyor. Anlaşılır veya doğru olup olmaması hiçte önemli değil. Hıra teblikatçına ve müritlerine göre böyle olmalıymış! Sıfatlandırılması gerekiyormuş, sıfatlandırıldığında sihirli bir değnek misali her şeyin üstesinden gelineceğini iddia ediyorlar. Ama ne biçimde anlaşılırsa anlaşılsın, çokta önemli değil onlar için. Onların bir amacı da, ortamı tanınmaz, tanımlanamaz hale getirmedir. Bu nedenledir ki, son dönemlerde bolca bir takım çözümlerden bahsediliyor, ama siyasal mı, yoksa ekonomik mi veya başka tür çözümlerden mi bahsediliyor belli değil. Ne için, neden ve nasıl bir çözüm isteniyor, tam bir muamma. Sahneye verilen tütsüden dolayı, neyin tartışıldığını anlamak zor. Her şey iç içe karışmış durumda; federasyon, otonomi, ekolojik ve de özerklik tutturulmuş gidiliyor.
Sahnede yaşanan karkaşaya, tozlu dumanlı sahneye rağmen, ’ekolojik toplum’ denilen ‘çözüm’ üzerinde niçin durulmadığını, bir ’alternatif’ olarak tartışılmaya devam edilmediğini bir türlü anlamadım. Buna, bir de, ’demokratik ekolojik’ çözüm denilseydi, yaşanılan atmosfere daha uygun olurdu sanıyorum. Demokratik özerklik diye ortaya atılan yutturmaca, bir çözüm biçimi olarak tartışılıyor da, bir dönemler moda haline getirilmeye çalışılan’ekolojik çözüm’ neden tartışılmasın. Hıra’dan Tanrının buyruklarını tebliğ ettiğini idda eden de, ’olur’ dediğine göre, müritler de geriye bakıp ’demokratik ekolojik’ çözüm üzerine bir kez daha düşünmeliler. Hem böylece, globalist döneme uygun popüler tartışmaların gerisinde kalınmamış olunur! Sadece bu kadar değil; ikide bir daldan dala gezinti yapmaktan bitkin düşme yerine, bir noktada ısrarlı davranma daha olumludur.
Ama ister ’ekolojik’, ister ’demokratik’ olsun, bilinmesi gereken en önemli nokta, özerkliğin federasyonu kapsamadığıdır. Her şeyden önce, tartışılması gereken, özerklik ile federasyon arasındaki farklılıklardır. Yani özerklik ve federasyonun neleri kapsayıp kapsamadığı konularına açıklık getirilmeden, sorun tartışılamaz. Her iki biçimin de kapsam alanları çok çeşitli ve her ülkenin özelliklerine göre değişiklikler gösterir. Bunlar üzerine karar kılınmadan, içerikten yoksun bir biçimde, ben şunu ilan ediyorum demek ciddiyetten uzak, halkla dalga geçmedir. Daha doğrusu, bir halkın iç dinamiklerini bitirmeye yönelik çabaların bir parçasıdır.
Bir de, federasyonu ve özerkliği, ’demokratik federasyon’ ve ’demokratik özerklik’ diye isimlendirme, başlıbaşına bir ciddiyetsizliktir. Hiç kimse, federasyon biçiminde örgütlenmiş bir devletin sınırları içinde yer alan bir bölge için bilmem ne demokratik federasyonu demez, denilemez de. Bu gayrı ciddilik olsa olsa Türkiye gibi bir ülkede olur. İnsan sormadan edemiyor; hangi tezgahtan geçmiş pisikolojik propaganda türlerinden biridir bu? Almanya’da kimse demokratik Bavyera faderasyonu demez. Kimse de yüzyıllardan bu yana böylesi bir aklıevvellik yapmamıştır. Federasyon biçiminde örgütlenmiş bir devlet ne kadar demokratikse, federasyon veya özerk bölge de o kadar demokratiktir. Kaldı ki, federasyon, otonomi, konfederal ve özerklik vs. çözüm biçimlerinin esas dayanağı, farklı kimlik ve kültürleri kabul etmeye dayanır. Bu başlıbaşına temel alınması gereken bir olgudur. Bu çözüm biçimlerinden her hangi birini temel alarak örgütlenmiş bir devlette, demokrasinin tabanda yaygınlık düzeyi, ayrı bir tartışma konusudur. Ama farklı kimlikleri tartışmasız kabullenme, süreç içinde demokrasinin derinlik kazanmasında temel rol oynar. Bunu tersinden ele almaya kalkışanların niyetlerinin ne olduğunu, tartışmaya bile gerek yok. Ayrıca, özerkliği federasyon veya federasyonu özerklik olarak ele almak saçmalıktır, kafaları bilerek karıştırmaktan başka bir şey değildir. Sorun, demokratik, otoriter, beyaz veya kırmızı demekle çözülmez.
Kandilli ve uzantısı BDP bunu bilmiyor mu? Çok iyi bildiklerinden eminim. Ama verilen talimatları uygulamak zorundalar. Ya uygulayacaklar ya da şiddete dayalı oluşmuş pazar ilişkilerinin ortaya çıkardığı getirilerden feragat edecekler. Oluşan bu Pazar ilişkilerinin kazançlarından geri durmaları sözkonusu değildir. Bu nedenledir ki, sözde özerklik ve şiddet politikası yan yana sürdürülmekte. Bu çelişkiye bilerek dikkat çekilmemekte. Bu noktaya vurgu yapılmamasının bir nedeni de, farklı siyasal akımların gelişip güçlenmesi önünde engel olmak içindir. Eğer farklı bakış açıları, düşünceler toplumda tartışılır hale gelirse, halk bunların gerçek niyetlerini kavrayacak, toplumdan silinip gidedecekler. İşte, bir de bu nedenden dolayı, Kürt toplumu tek tip gömlek içinde tutulmaya çalışılmakta. Ülke genelinde demokratik muhalafetin sesi kesilmekte. Ülkenin geleceği için en önemli sorunlar tartışmasız geçiştirilmekte. İşte bu nedenle, sahte özerklik ilanı ile birlikte silahlı eylemler başlatılmıştır. Silahlı eylemlerle ‘özerlik duyurusu’ aynı ana bilerek denk getirilmiştir. Asıl tartışılması gereken bir nokta da budur.
14 Temmuz 16 Ağustos, 4 Eylül ve daha sonraki silahlı saldırılar hiçte durup dururken olmadı. Özellikle 14 Temmuz çok daha anlamlıdır. Silahlı saldırıyla birlikte, sözüm ona özerklik ilan edildi. Saldırı olacağını kaç kişi biliyordu ve özellikle kimlere haber verilmişti? ‘Ya bu gün ya da hiç bir zaman, şimdi eylemle birlikte ilan etmek zorundasınız’ diye hitap edilenler kimlerdi? Ayrıca, daha önceleri askeri istihbarattan sorumlu bazı görevlilerle görüşen ve aynı zamanda MİT’e düzenli bilgi aktardığı iddia edilen, ama her nedense sonraları bu ilişkilerin dışına atılmış kişinin yerine atanan ve verdiği demeçlerle ortalığı bulandırmaya çalışan kişi kimdir? Bu kişi, Ankara, Diyarbakır ve Hakkari’de askeri istihbaratta çalışan hangi görevlilerle düzenli ilişki içindedir? Bu görevli, MİT, askeri istihbarat, Öcalan ve Kandilli arasında kurduğu ilişkilerini yine ‘çekirdek grup’ olarak adlandırılan üç aktif görevliyle birlikte yürüttüğü söylenilmekte. Bunlardan birinin bir başka görevi ise, Alman Gladyosu ile ilişkileri koordine etmektir. Tüm bu ilişkiler çerçevesinde yürütülen faaliyetler sonucudur ki, uyduruk özerklik silahlı eylemlerle kamuoyuna ilan edilmiştir. Tüm bu karanlık ilişkilerin perde arkasında olan, tasfiye edilmekte olan Gladyonun olduğu gün gibi açıktır. Ama bu sefer biraz farklı; son çatışmalar, başta Alman gladyosu olmak üzere uluslararası karanlık güçlerle ittifak halinde yürütülmektedir. Bir de bu nedenden dolayı, belli bir süre daha oldukça kanlı bir sürecin yaşanacağını söyliyebiliriz. Ama bunun çokta uzun süceğine ihtimal vermiyorum. Önümüzdeki süreç, iktidar kavgasında belirleyici olacaktır. Bu süre içinde kaybeden taraf, Gladyo ve ona bağlı Kandilli takımı ve yan unsurlarının olacağı ortadadır.
Çatışmalı bir ortamın egemen kılınmaya çalışılmasının hem iç hem de dış nedenleri vardır. Aslında yaşanacak böylesi bir ortamın işaretleri, son genel seçimlerden önce verilmişti. Genel seçimlerden beklentilerini bulamayan Gladyo ve hizmetçi takımı, şimdi çatışmalı ortamdan medet ummakta.
Çatışmalarda rol oynayan en önemli neden, içte yürütülen iktidar kavgasıdır. Gladyo ve müttefikleri, seçimlerden önce bir olasalık olarak tek parti iktidarının oluşamayacağı ümidiyle hareket ettiler. Ama Adalet ve Kalkınma Partisi’nin yeniden iktidar olma koşullarında, şiddete başvuracaklarını her ortamda dillendirmeyi de ihmal etmediler. Nitekim beklenilen oldu; AKP yeniden hükümet kurdu. Malum elit kesimin, seçimlerden sonra Cumhuriyet Halk Partisi, Milliyetci Hareket Partisi ve Demokratik Toplum Partisi ile kooalisyon ümidi, AKP’nin seçimlerde yüzde elliye varan oy oranı ile tekrar seçilmesiyle yerle bir oldu. Bilinen elit kesimin iktidar umutları bir kez daha suya düştü. AKP’nin yeniden, üçüncü sefer iktidar oluşu, Türkiye’de yeni bir sürecin ortaya çıkma ihtimalini de beraberinde getirdi. Yani iki vaya üç sefer daha, belki de daha fazla AKP’nin iktidarda kalma olasalığı tartışılmaya başlandı. Böylesi bir olasalığın ortaya çıkması, yıllardan bu yana iktidarı elinde tutan klasik elit kesimin hiç işine gelmeyeceği belliydi. Büstçü takım, bir çok kanaldan, alışık olduğu yöntemlerle son bir kez daha şansını denemeye kalkışmıştır.
Ama Gladyo son dönemlerde bir bütün olarak hareket edememekte. Bunun bir çok nedeni var. Şu anda Musulcu kanat çatışmaları başlatmıştır. Öcalan, ortaya çıktığı andan itibaren Musulcu kanada dahildir. Musulcu kandın hem CHP, hem de Ordu içinde önemli bir güce sahip olduğu bilinmektedir. Öcalan’ın piyasaya sürülüş koşulları dikkate alınırsa, Musulcu grubun neyi hedeflediği kendiliğinden açığa çıkar. Öcalan, koruma altına alınmak için İmralıya getirildiğinde, ‘Ben Misak-ı Milli’nin genişletilmesinden yanayım’ dediğinde kamuoyunun dikkatlerini pek çekmemişti. Bu söylemiyle K. Irak’ı hedef gösterdiğini herkes bilir. Aslında başından itibaren üzerinde karar kılınan proğramı bir kez daha ortaya koymuştu.
Ortaya konan bu program çerçevesinde, şu anda yürütülen çatışmaların ulaşmak istediği dört önemli hedef var:
1- Yeni bir anayasa yapılmasını engellemek.
2- Tutuklu olan derin devlet elemanlarının serbest bırakılmasını sağlama.
3- Ekonomik yapının kara deliklerinin ortaya çıkardığı, örneğin cari açık vb. zaafiyetleri silahlı şiddet ortamı ile derinleştirerek, AKP iktidarını yıkma.
4- G. Kürdistanda istikrarsızlık yaratmak.
Baştan da söylediğim gibi, belirledikleri hedeflerin hiç birine de ulaşamayacaklardır. Önemli nedenlerden biri de, Ordu yönetiminin 14 Temmuz’da 14 askerin hayatını kaybetmesinden bir süre sonra istifasıdır. Genel Kurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının toplu istifalarının gerekçesi, her ne kadar personal haklarını koruyamama olarak gösteriliyorsa da, aslında ordu içindeki klasik derin devlet artıklarının kontrol altına alınamaması da önemli rol oynamıştır. Bu istifalardan sonra Ordu, siyaset üzerinde belirleyici olamayacak kadar, bugün için çekilebileceği kadar geri noktaya çekilmiştir. Bu aşamadan itibaren, darbeci takım büyük oranda güç kaybetmiş ve taktik değiştirmek zorunda kalmıştır. Doğal mütefiki olarak Ordu ve CHP’ye tam anlamıyla güvenmemektedir. Daha çok kendi gücünü ve uluslararası ittifaklarının desteğinde çizdiği hedeflere ulaşmanın gayreti içindedir. Alamanya derin devleti ile fiilen birlikte hareket etmekte. Almanya derin devleti ile Almanya’da siyasal iktidarı elinde bulunduran Merkel’in Türkiye politikası çakışmaktadır. Almanya’nın Ortadoğu’ daki enerji politikasının yanısıra, Türkiye’nin ekonomik alanda büyümesi, Asya ve Afrika ülkelerine açılım politikasıyla Avrupaya bağlılığını azaltma yönünde çaba içinde olması, Almanya’nın işine gelmemekte. Bu sürece İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs Rum kesimi, Akdeniz’de sorun çıkartarak destek vermekte.
Türkiye’de derin devlet denilen karanlık güçleri bu derce hırçınlaştıran ve sabırsızlaştıran bir neden de, 14 Temmuz eyleminden sonra hükümetin İmralı üzerinde kontrolü eline almaya çalışmasıdır. Hükümet bu güne kadar attığı adımlarla derin devletin İmralı, dolayısıyla Kandilli üzerinde belirleyici rol oynamasını kabul etmemektedir. Gelinen noktada hükümetin bu doğrultuda epeyce bir yol katettiğini düşünmekteyim. Karanlık ilişkiler sarmalına neşter vurulmak üzeredir. İmralı ve Ona bağlı Kandilli düşürüldüğü noktada, derin devlet güçlerinin bir iddiası kalmayacaktır.
Bu süreçte, Irak Kürt Federasyonu, yani Mesut Barzani elde ettiği kazanımlarını akıllıca korumak istiyorsa, çok dikkatli olmalı. Kandilli takımı ve arkasındaki karanlık güçlerin oyunlarını bozucu tarzda hareket etme becerisini göstermelidir.
BAKİ KARER
2-9-2011
12 HAZİRAN SEÇİMLERİ
12 haziran seçimleri sonuçlandı. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin birinci parti olarak mecliste yerini alacağına ve tekrar hükümet kuracağına hemen hemen kesin gözüyle bakılmaktaydı. Nitekim yüzde elliye yakın oy oranı ile üçünçü sefer hükümet kuracak. Bu durum, Cumhuriyet tarihinde bir ilktir.
Cumhuriyet Halk Partisi, yönetim değişikliğine rağmen, bu seçimde de yenilgi almıştır. Milletvekillerini çoğaltarak gelmesi, yenilgi almadığı anlamına gelmez. Yüzde %35 veya üstünde bir oy oranı almış olsaydı, bir başarıdan sözedilmiş olunurdu. Ama böyle olmadı. CHP’nin seçim propagandası ve vaadleri 1970’li yılların Necmettin Erbakan ve Süleymen Demirel’in seçim propagandası ve vaadlerinin benzeri durumundaydı. Bu nedenle halka güven vermekten çok uzaktı. CHP’yi başarısız kılan en önemli bir etmen de, demokrasiyi genişletmeyi temel alan güçlerle hareket etmeyi temel alma yerine, karanlık güçlerle ittifakı temel alması, dolayısıyla, yarı Baasçı sistemde çakılıp kalmasıdır.
Yaşanan kaset olayları Milliyetçi Hareket Partisi’nin oylarını yarım veya bir puan aşağıya çekmiştir. Kaset olayı, MHP’yi bir tür cezalandırmak için ortaya atılmıştır. Geçmişte iktidar partisinin getirdiği anayasa değişikliklerine onay vermesi dikkate alınarak, AKP ile arasına mesafe koymaya zorlanmıştır. Bu bir anlamda da MHP’yi yeniden şekillendirme çabalarıydı. Milliyetçi Hareket Partisi, AKP’ye karşı, CHP-DTP paraleline çekilmeye çalışılmıştır. Yani örtülü bir seçim ittifakı yapılmıştır. Bu seçim ittifakının bir nedeni de, AKP’nin birinci parti olarak çıkmasını engellemeden ziyade, tek başına hükümet kuracak çoğunluğu elde etmesini önlemeye yönelikti. Böylece yeni bir anayasa yapılması için yürütülen çabarın önü alınmış olunacaktı. Ama masa başında yapılan hesaplar tutmadı; hükümet partisi tek başına anayasayı değiştirecek çoğunluğu elde edemedi, ama tek başına hükümeti kuracak çoğunluğu elde etti.
Şimdi Adalet ve Kalkınma Partisi hükümet kuracak. CHP ve ittifakcı güçleri, iktidara karşı çeşitli bahaneler uydurarak,en geniş emekçi yığınların istemlerinin tersine, meşru olmayan bir zeminde, artık hiç bir kamuflaja gerek duymadan darbecilik oynamaya başlamıştır. Yine halkın eğilimlerini hiçe sayan elit bir havuz içinde, çıkış yolları arama çabası içinde. Bu sefer, geçmişten biraz farklı oluşu, arkasına şalvarlı davulcu ve zurnacıları da almış olmasıdır. Cuntalar karşısında diz çökmeyi alışkanlık hale getirmiş olan yargının bir kısmının desteğinde, Meclisi protesto ederek bir takım dayatmalarda bulunacağını zannetmekte. Ama bana göre, tarihinin en çıkmaz labirentine girmiştir. Girdiği bu labirente, yakayı ele vermeden nasıl kurtulur bilemem. İnsiyatifi hemen hemen tümüyle AKP’ye kaptırmıştır. CHP’nin başını çektiği protesto, bu anlamda biraz da şaşkınlığın, ne yapacağını bilememenin protestosudur. Ama sonuçta, tüm takım ve edavatıyla birlikte tıpış tıpış meclisin yolunu tutmak zorunda. Hepsi de meclise gelecek ve ceylan derili koltuklarına oturarak, başlarını sallayıp maaşlarını alacaklar. Ara seçim veya yeniden genel seçim alternatifini zorlamaları karşısında, ya bir kaç kişiyle temsil edilme ya da tümden meclis dışında kalmaları yüksek ihtimaldir. Bunu göze alacaklarını sanmıyorum. Bu nedenle, ‘Yaylalar, yaylar’ türküsünün yüksek tonla söylenişi ne kadar korkutucu ise, yaptıkları iç savaş çığırtkanlıkları da o kadar korkutucudur.
2011-07-02
devam edecek
AKP’yi, bugüne kadar, gizli planlarını adım adım uygulamakla suçlayan CHP, şimdi kendisi karanlık planlarını sinsice uygulamaya koymuştur. Karanlık planlarının ilk parçası iç savaş çığırtkanlığıyla Silivri’yi boşatma ve arkasından darbeyle iktidara gelmedir. Bunun için halkın yıllardır şikayet ettiği ve bu güne kadar değiştirilmesi için en ufak bir girişimde bulunmadığı hukuk sisteminde, elit bir kesime özgü değişiklikler istemekte. Bu konuda, dikkat edilirse, demokrasiyi temel alan genel bir hukuk reformu istememektedir. Hatta kişilere özgü yasa değişikliği isteyecek kadar pervasız davranmaktadır. Anadolu halkı, kanun devletinin yumruğu altında yıllardır ezilirken, ses seda yoktu. Elbette kim olursa olsun, sorgusuz sualsiz bir insanın uzun yıllar tutuklu olarak hapis yatması demokratik bir anlayışla bağdaşmaz. Ayrıca, AKP iktidarının Ergenakon davası çerçevesinde yaptığı tutuklamaları, provakasyon odaklarını dağıtma yönünde ve dolayısıyla, demokrasinin önünü açıcı tarzda yapmadığı da bilinen bir gerçek. Sonuçta, AKP de bir başka cepheden toplum mühendisliğine oynamakta. Ama bugün, tartışılan sorun, hiçte bu değil.
CHP ve ittifakçılarını bu derece ürküten teleşlandıran nedenleri, yine bu partinin geçmişinde aramak gerekir. Çünkü geçmişin alışkanlıkları üzerine provokasyonlar geliştirmeye çalışmakta. Aslında Tek Şeflik dönemi irdelendiğinde tipik Mısır’ın Hüsnü Mübarek ve Tunus’un Bin Ali iktidarı karşımıza çıkar. Dış ilişkilerde İngiltere’nin çıkarları temel alınmıştır. Sermaye birikimi ve yatırımlar temel alınmamış, halktan toplanan vergiler, elit bir kesimin lüks yaşaması için harcanmıştır. Laiklik ve modernlik adına İngiliz kültürü egemen kılınmaya çalışılmıştır. Ordu ise İngiliz hayranıdır. 1940’lı yılların sonlarına doğru ise ABD’nin hegemonyasına geçmiştir. Hemen her açıdan ABD’ye bağımlı hale gelmiştir. Ordu, ABD’nin bir kolordusu konumuna çekilmiştir. Çok partili sisteme geçilmeden bunun temellerinin de yine CHP tarafından atıldığı inkâr edilemez. Menderes ve Bayar ikilisinin yaptığı, hazırlanan zeminde hızlı adımlarla ilerlemedir.
Ama bugün, ne iç, ne de uluslararası koşullar, CHP ve yandaşlarının istediği doğrultuda seyretmiyor ve bu tür örgütlenmeleri dıştalıyor. Özellikle Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yıkılan diktatörlükler CHP’yi oldukça tedirgin etmiştir. Bu ülkelerde sekülarizmin önünün açılması ve ister emperyalist güçlerin müdahalesi ile, isterse halkın iradesiyle oluşacak iktidar biçimlerinde, Baas türü örgütlenmelerin yerinin olmayacağını bilmekte. Bu gelişmelerin, Türkiye toplumuna şu veya bu biçimde yansımadığını düşünmek mümkün değil. Diğer yandan, Ortadoğu’daki siyasal gelişmeler, AKP’nin önünü açmış, Türkiye için daha geniş pazar olanakları yaratmıştır. İster istemez, bu, hükümetin ekonomik ve mali kaynaklarını arttıran bir nedendir. İşte CHP’nin bir korkusu da bu noktadan kaynaklanmakta. Halen Asya ve Afrika’ya sırtını dönmüş, Avrupa Birliği’nin ve Amerika Birleşik Devletleri’nin çıkarları için çırpınan ve kendi yurttaşını bu çıkarlar için pazarlayan bir anlayışta inat etmektedirler.
CHP bireyi temel alan temel hak ve özgürlükler için mi, yoksa tekdüze toplumlar yaratmayı amaçlayan kanunlar yapmak için mi çırpınmakta? Çıkış noktası olarak Silivriyi temel aldığına göre, sonuçta bireyleri cemaatle sınırlamak istediği ortada. O zaman, niçin ve kime karşı eylem yapmakta? Eğer CHP, içinde yaşadığımız çağın koşullarına uygun demokratik bir anayasa yapmak için çıkış yapmış olsaydı, kimsenin bir diyeceği olmazdı. Onbinlerle ifade edilen faili mechul cinayetlerin, örneğin JİTEM’in araştırılıp ortaya çıkartılması için en ufak bir çaba yürütmüyor. Türkiye’de kolluk kuvvetleri ve işbirlikçileri ile ortaklaşa katliamlara varan cinayetler işlenmiştir. Demokrat, sosyal demokrat olduğunu iddia eden bir örgütlenmenin asıl görevi, böylesi karanlık cinayetleri açıklığa kavuşturmak için mücadele verme olmalıydı. Karanlık ilişkilerin, cinayet ve vurgunların açıklığa kavuşturulduğu oranda, gerçek demokrasi inşa edilir. Sonuç olarak geçmişi unuturmak, geçmişle yüzleşmekten kaçınmak için ayak oyunlarına başvurulmakta. Yeni baştan korku ve panik atmosferini egemen kılmaya çalışmakta. Bunun için de uzun süreden bu yana çadırtamış olan Doğu ayağını yeniden kurmaya çalışmakta. Oynunu, bilinen Doğu ayağı ile oynamaya başlaması, amacını ortaya koyan en açık delildir. Ama çabası beyhude. Türkiye’nin içinde bulunduğu bugünkü ekonomik ve sosyal koşullarda, hızla farklılaşan ve ayrışmaya başlamış olan Batı elitinin, Doğu’nun ağa ve marabalarla kurduğu birlik, amacına ulaşamayacaktır.
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ortaya çıkış sebebleri ve toplumsal ilişkiler ağı içindeki yerini irdeleme ayrı bir konu. Ama unutmayalım ki, AKP’yi doğuran darbeler ve darbecilik oyunlarıdır. AKP, bugüne kadar Orduya dayanan İstanbul elitinin yaptığı darbeler ve darbe tehditlerinin bir ürünüdür. Dolyısıyla, AKP’nin Türkiye’de demokrasi inşa etme gibi bir derdi zaten yok. Sanayileşmeyi ve toplumsal refahı geliştirmeyi temel alması düşünülemez. Ulufe dağıtımıyla toplumsal refahın ve bireysel özgürlüklerin geliştiği görülmemiştir. Sonuçta madalyonun bir diğer yüzünü teşkil etmekte.
BAKİ KARER
2011.07.10
|
TÜRKİYE-SURİYE İLİŞKİLERİ
Türkiye Suriye ilişkileri son dönemlerde epeyce gerginleşti. Başbakan Erdoğan’ın, ‘sabrımız taşmak üzeredir’ yönlü tehditvari demecinden sonra, uluslararası alanda diplomasi trafiği hızlandı.
Suriye sorunu, Orta doğu genelinde birçok denklemi içinde barındıran bir sorundur. Çözümü pek o kadar kolay değildir. Giderek genişletilerek uygulanan yaptırımlarla veya askeri işgalle bir anda çözümlenecek bir sorun olduğu söylenemez.
Çözümsüzlüğün en temel nedeni, örgütlü bir muhalefetin olmayışı. Halk üzerinde yıllardır sürdürülen acımasız baskı, demokratik bir muhalefetin örgütlenmesini engellemiştir. Sokaklara egemen olan korkusuz kalabalıktır. Demokrasi ve özgürlük isteyen kitleleri iktidar alternatifi haline getirecek örgütlü bir yapı ortaya çıkmadığı koşullarda, Esat rejimini yıkma, Orta Doğu’da uzun süreli bir savaşı göze alma demektir.
Başbakan Erdoğan’ın tehditkâr konuşmasına rağmen, Türkiye’nin ilk müdahale eden bir ülke olacağına, ihtimal vermiyorum. Böyle bir tutum takınılması, tüm arap dünyasını karşıya alma demektir. Türkiye, Arap toplumları nazarında yeni bir Osmanlı olarak görülmeye başlanır. Bu, ister istemez, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği’nin dikte edeceği her politikaya harfiyen uymayı getirir. Dolayısıyla, Tek Şeflik ve Menderes döneminin politikalarına geri dönüş demektir.
Suriye sorununun diğer bir boyutu ise, Lübnan Hizbullahı ve İran’dır. Askeri müdahale bu güçlerle de sürekli çatışmayı getirir. İran hem siyasi hem de ticari açıdan Türkiye’ye karşı tavır almamazlık yapamaz. Çünkü İran, bölgede kendini yanlızlaştırma politikaları karşısında sessiz kalmayacaktır.
Türkiye açısından dikkate alınması gereken diğer bir sorun da, İsrail’dir. Suriye’de iktidarın yıkılması ve olası bir iç savaşa sürüklenmesi, İsrail’in her açıdan işine yarar. Suriye’nin safdışı edilmesi, İsrail’in rahat nefes alması demektir.
Nereden bakılırsa bakılsın, Suriye’ye karşı askeri müdahalede Türkiye’nin öncülük yapması, ABD ve AB’ye hizmet eder.
15.08.2011
BAKİ KARER
LİBYA’YA ASKERİ SALDIRI
Son iki gündür Libya’ya Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere ve Fransa öncülüğünde askeri bir saldırı başlatıldı. Saldırı, Kaddafi iktidarına karşı ayaklanan sivil halkı koruma adına başlatıldı. Anlaşılacağı üzere, Irak’a taşınan ‘demokrasi’ Libya’ya da taşınacakmış!.. Bu duru mu bugünlerde Muhteşem Süleyman dizisinden dolayı pek populer olan bir sözcükle tanımlayacak olursak, ne âlâ! Açık ki, Kuzey Afrika ve Ortadoğu halk hareketlerinden pek rahatsız olan eski klasik sömürgeci güçlerin ABD ile birlikte birden bire ‘demokrasi’ iştahı kabardı. Yemen’de ve Bahreyn’de çağdışı iktidar güçleri demokrasi için ayaklanan halka karşı her türlü şiddeti uygulamaya devam ederken, hatta yer yer katliamlar yaparken, Libya için ‘demokrasi’ istemi önplana çıkartıldı. Suudi Arabistan, Bahreyn’ne ve Yemen’e halk ayaklanmalarını bastırmak için askeri birlikler yollarken ses seda yok. Neden? Çünkü Bahreyn ve Yemen’de iktidarlar düşerse, Suudi Krallığı daha fazla ayakta kalamaz. Bahreyn’de reform adı altında ufak tefek değişiklikler yapılarak mevcut iktidarla yol alınmak istenirken, Yemen’de halkın demokrasi istemlerini boşa çıkarmak için elden gelen her çaba sarfedilmekte. Emperyalist saldırganlık ve ikiyüzlülük gizlenemez olmuştur.
Kaddafi iktidarına karşı elbette tavır alınmalı, ama yeni iktidar Libya halkının özgür iradesiyle belirlenmeli. Emperyalist güçlerin zoraki dayatacağı iktidar biçimi, Kaddafi iktidarından daha beter olacağı açıkça ortadadır. Bu nedenle Libya’nın işgaline karşı çıkılmalı. Emperya list güçler, bu ülkenin zengin yeraltı kaynaklarını bölüşmek için katliamlar da dahil ellerinden gelen her vahşeti uygulayacaklarını şimdiden ilan etmişlerdir. Bugün Irak’ta, yakın geçmişte Kongo’da ve Cezayir’de yapılan kitle katliamları Libya’da yapılacaktır. Bu gidişle Ruanda türü katliamlar dahi devreye sokulacaktır. Emperyalist güçlerin saldırıları sonucu Karzai türü bir iktidar kurabilirler, ama bu Libya için bir çözüm olmayacaktır, sadece süreci uzatmaya hizmet edecektir. Kuzey Afrika’da ve Ortadoğu’da halkın özgürleşmesinin önü alınamayacaktır.
BAKİ KARER
22.03.2011
SEÇİMLER YAKLAŞIRKEN
12 Haziran seçimlerine fazla bir süre kalmadı. Partiler birbirleriyle kıran kırana bir rakabet yürütmekte. Gerek iktidar partisinden gerekse de muhalefet partilerinden kitleleri cezbedecek vaadler ileri sürülmekte.Cumhuriyet Halk Partisi’nin özellikle yoksul kesimlere, işsizlere yönelik sosyal güvence programı dikkat çekicidir. Milliyetçi Halk Partisi’nin de bu doğrultuda bir açıklaması var ama tek başına iktidar alternatifi olmadığı için, silik kalmakta. BDP tarafından beslenen MHP’nin, önümüzdeki süreçte pek ciddiye alınacağını sanmıyorum.
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin açıkladığı ‘Çılgın Proje’ diye adlandırılan kanal projesinin yabana atılacak bir poroje olmadığını da söylemeliyim. Bu proje belki halkın günlük yaşamına hemen etki etmeyecek ama uzun vadede, hem stratejik, hem de ekonomik açıdan Türkiye’ye çok ciddi getirileri olacaktır. Çevre düzenlemeleriyle birlikte bu proje hayata geçirildiğinde, İstanbul’un, hemen hemen her açıdan Tokyo ya da Newyork’la eşit bir şehir durumuna yükselme olasalığı yüksektir. Açılacak yeni kanal için 15-20 milyar dolarlık bir maliyetten bahsedilmekte. Bu büyük bir mebladır. Bu maliyetin kaynağı bildiğim kadarıyla henüz açıklanmış değil. Ama bu konuda madalyonun bir de öbür yüzüne bakmak gerekir. Günümüzde bu tür projeler geliştirilirken, ülke genelini gözardı etmemek gerekir. Türkiye henüz alt yapı sorununu halletmiş, buna bağlı olarak sanayileşmede ve sermaye birikiminde çok ileri adımlar atmış bir ülke değildir. Bu anlamda, sadece kanala harcanacak 15-20 milyar dolar, ülke genelinde değişik alanlarda altyapının modernleştirilmesine yatırılsa, ekonomik ve sosyal gelişmeye çok daha ciddi ivmeler kazandıracağı bir gerçektir.
Önümüzdeki genel seçimin en önemli özelliklerinden biri, Gerek iktidar partisi, gerekse de Cumhuriyet Halk Partisi ve Milliyetçi Hareket partisi’nin seçim proğramlarında halkın sosyal yaşamını yükseltmeye yönelik projelere ağırlık vermeleridir. BDP ise bambaşka bir bulvarda seyretmekte. Sisteme olabildiğince nefes aldıran, en ‘yalın’, en ‘sade’ seçim taktiklerine başvurmakta. Buna, bir nevi entekrasyon sancısı da denilebilinir. Günümüz koşullarında entekrasyon bürosu olarak görev ifa etme pek o kadar kolay değil elbette. Bir de bu nedenledir ki, temsil ettiğini iddia ettiği Kürt halkına karşı, kaddarca bir politika geliştirmekte. Kürtlerin her birini, egemen güçlerin çıkarları doğrultusunda kullanılacak kum torbası olarak görmekte.Şimdiden Saddam’ı aratır hale gelmişlerdir. Bu gidişle önümüzdeki süreçte asker ve polise gerek kalmayacaktır.
BDP, demokrasi, özgürlükler vb.sorunlar sözkonusu olduğunda, köşe kıvırmada o kadar ustalaşmış ki, saray içi ayak oyunlarını geride bırakıyor. Demokrasi ve özgürlükler üzerine tartışmaların, çözüm önerilerinin yoğunlaştığı her kritik dönemde, ağızlarına tutuşturulan yaprak düdüğü öttürmeye başlıyorlar, hem de hiç değiştirme zahmetine girmedikleri nağmeyle; yüzer-gezer yata özgürlüüük! Ya da ‘Bugün kutsal doğum günü, kutlamalıyız, hatta kutsamalıyız, hurra! Bazen bunları da yeterli görmeyip, ‘O bizim son peygamberimizdir, eline ayağına sürünmeliyiz’ diye çığlıklar atmakta. Nereden bakılırsa bakılsın, kelle korkusundan kaynaklanan hünkâr yağcılığı...
Karanlıkların prensi ise;
‘Devletle görüşeceğim, görüştüm, görüşüyorum’ diyor ve hemen ekliyor; ‘Bekleyin, doğumumu kutsayın, söylediklerimi trennüm edin ve ayetleştirerek sokakalarda namaz kılın, bu yeni bir dindir, abdest almanıza gerek yoktur’ yönlü fetvalar vermekte.
Fetvaları sorgulayanlar, yüzer-gezer yatta ağırlanana soruyorlar;
-Kiminle, Başbakanlıkla mı görüşüyorsun?
-Hayır, Başbakanlıkla değil.
-Genel Kurmaylıkla mı?
-Hayır, yani alt düzeyde ya da diyelim üst düzeyde...
-Milli İstihbaharat Teşkilatıyla mı?
-Hayır, ama...
-Peki, kiminle, nasıl bir devletle görüşüyorsun?
Kızgınlıkla yanıt vermekte;
-Açıklayamam! Benim annem de Türktür.
Ve kızgınlıktan hızını alamıyor, devamla;
-Kestiririm, astırırım, öldürtürüm... Silahlı, silahsız ve kadın, erkek, çocuk demem! diyor
-Kimse ses çıkartmayacak, biliyorsunuz, devletle görüşüyorum. Açıklayamam! o kadar.
Peki, ne zaman açıklayacak acaba? Açıklayacağını sanmıyorum. Otuz yıldır hangi mihraklarla görüşmeler yapmışsa yine aynı mihraklarla görüşmelerine devam ettiği bir sır değildir. Kokuşmuş dehlizlerin prensi başka nasıl olunur?
İşte, demokrasi ve özgürlüklerin önüne engeller koymada ustalaşan Barış ve Demokrasi Partisi denilen silahlı-külahlı takımın seçim proğramının özeti, kısaca budur.
Bu seçimin de iktidar partisi lehine sonuçlanacağını sanıyorum. Yaygın işsizlik, rüşvet ve kayırmalara karşın, orta sınıfın ve hatta işçi kesiminin önemli bir kesimi henüz iktidardan ümidini kesmiş değil. Adalet ve Kalkınma Partisi, iktidarı döneminde özellikle sağlık alanında getirdiği düzenlemeler, 12 Haziran 2011 seçimlerinde önemli bir rol oynayacaktır. Yetersiz de olsa bu düzenlemelerden halkın çok memnun olduğunu söylemeliyim. Ama yine de, bazı çevrelerin iddia ettiği gibi, yüzde ellilerin üzerinde oy çoğunluğu elde edeceğini sanmıyorum.
Cumhuriyet Halk Partisi klasik oy oranının biraz üstüne çıkabilir ama tek başına iktidar olamaz. Kitlelerin güvenini henüz kazanmış değildir. Güven verememesinin bir nedeni de, kendi içinde birliğini sağlamamış parti görüntüsü vermesidir. Yıllardır uygulanan globalist ekonomi politikalar sonucu, klasik Kemalist tabanda bölünmeler ortaya çıkmıştır. Bu, CHP’yi daraltan başlıbaşına bir faktördür. Bu nedenledir ki, 12 Haziran seçimlerinde liberal politikaların temsilcilerine ön sıralarda yer vermiştir. Bununla taban kaybını telafi etmeye çalışmaktadır. Değişen sosyal yapıyı yeni farkettiler, bu nedenle tutunulacak yeni zemin arayışı içindeler. Ergenekon tutuklularına sahiplik sadece bir bahanedir. Bu yönelim, CHP’de hem örgütsel alanda, hem de ideolojik planda bir dizi yeni bunalımları da beraberinde getirecektir. Kitleler bunun farkındadır. İşte bir de bu nedenden dolayı, 12 Haziran 2011 seçimlerinde tek başına iktidar alternatifi olamamaktadır.
12 Haziran seçimlerinden sonra oluşacak meclis, bir ihtimalle, ilk defa sivil anayasa yapacak bir meclis olacak. Bu nedenle, seçimlerden sonra başlayacak süreç, oldukça sancılı bir süreç olacaktır. Epeyce çatışmalı geçecek bu süreçte, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ne oranda direngen davranacağını kestirmek oldukça zor. Özellikle BDP-MHP cephesi, askersiz bir anayasa yapılmasına karşı. CHP’de bu cephenin çabalarının perde arkasını yönlendirecek gibi gözüküyor. Elbette AKP, tek başına, gerçekten sivil, demokratik bir anayasa yapacak olgunluğa ve anlayışa sahip değildir. Sürecin ne kadar çatışmalı geçeceği, biraz da Adalet ve Kalkınma Partisi’nin tutumuna bağlıdır. Demokratik kurum ve kuruluşların takınacağı aktif tutum, gerçekten demokratik bir anayasa yapılmasında etkili olabilir. Seçim sonrası dönemde, 12 Eylül Anayasasından kurtulma mümkündür. BDP ve dayanağı Kandil’in, asarım-keserim tehditlerinin arkasında yatan esas neden, sivil, demokratik bir anayasa yapılmasının önüne set çekmedir. Yani derbe çığırtkanlığı bunun için yapılmakta.
BAKİ KARER
10 MAYIS 2011
İKTİDAR MÜCADELESİ
Uzun zamandır bir iç hesaplaşma yürütülmektedir. Bu bir anlamda ikitidar mücadelesi. Çok denklemli bir iktidar mücadelesi olduğundan çatışmalı geçmekte. Kavgayı yürüten her iki taraf da homojen bir yapıya sahip değil;taraflar hem birbirleriyle kıyasıya mücadeleye tutuşmuş, hem de her bir tarafın içinde kavga var. Görünürde kavganın bir tarafını stotükoyu savunalar, bir tarafını da İslamcı ideoloji temelinde ‘değişim’ öngörenler oluşturmakta.
Stotükoyu savunan taraf, Türk Silahlı Kuvvetleri, Cumhuriyet Halk Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi. İçinden bazı farklı sesler çıksa da yargıyı oluşturan kurumlar da bu cephede yer almakta. Diğer cephede ise, İslamcı ideolojiyi temel almış neo-liberal politika uygulayıcısı Adalet ve Kalkınma Partisi ve destek aldığı bazı cemaatler var. İşin ilginç yanı, iktidar partisi cephesini değişimden yana olduğunu iddia eden bazı aydın çevreler de desteklemektedir. Ortak noktaları ‘değişim’ ama nasıl bir değişim istedikleri belli olmadığı gibi, istedikleri değişimde önderlik rolü verdikleri İslamcı ve üstelik neo-liberal olduklarını iddia edenlerle demokrasinin kurulup kurulamayacağını sorgulamıyorlar. İslamcılar da seçkinci-elitistler gibi daha şimdiden kendi elit tabakasını yaratmış durumda. Farklı olanlara karşı ne kadar acımasız olduklarını tartışmaya gerek bile yok. Farklılıkları yadsıyan sınırsız egemenlik istemektedirler. Bu anlamıyla klasik elitistlerin tersyüz edilmiş bir biçimidirler. Biri çağdaşlık adına ülkenin çağ dışında kalmasını sağlamakta, diğeri de ‘değişim’ teranesiyle açıktan çağdışılığı temel almakta. Sonuçta her iki taraf toplum mühendisliği ortak noktasında buluşmaktadır.
Bu günkü koşullarda Ordu içinde de bir bütünlük olduğunu söyliyemeyiz. Hem emekli olmuş bazı generallerle Ordu, hem de Ordu içinde subaylar arasında görüş farklılıkları var. Bunlardan bir kısmı açıktan darbe istemekte, genel kurmaylığı darbeye zorlamak için olmadık provakasyonlar yapmaktalar. Türkiye’nin ve dünyanın içinde bulunduğu konjektörü hiçe sayarak hareket etmekteler. Bu kesimin başarıya ulaşacağına inanmıyorum. Gelinen bugünkü noktada darbe Türkiye açısından bitim demektir. Dün bazı generallerin gözaltına alınması olayı, aslında Genel Kurmay Başkanlığı’nın bu kesime karşı bir misillemesidir. Yani sorguya alınan generallerin ve bunların Ordu içindeki yandaşlarını hizaya getirme taktiği olarak görülmeli. Ama Türkiye’nin içinde bulunduğu konjektör dikkate alındığında, böylesi bir operasyonun birden fazla hedefleri içerdiği de bir gerçektir.
CHP, MHP ve Ordu yönetiminin hareket tarzı bugünkü hükümeti bir darbeyle düşürmekten ziyade daha çok yıpratma, mümkünse erken seçime gütürerek tek başına bir daha iktidar olmasını engellemedir. Hatta ölçülü ekonomik krizler yaratak hükümet üzerinde baskı aracı oluşturmak istemektedirler. Tutuklamaların başlamasıyla birlikte Türkiye, uluslararası arenada sermaye akışı ve yatırımlar açısından riksli ilan edilmiş durumda. Türk Lirasına karşı Avro ve dolar yükselişe geçmiştir. Hükümet bu duruma karşı ne kadar direnir kestirmek güç. Eğer bu hamlalerle başarılı olamazlarsa, yeniden kapatma davası açmaya kadar işi ilerleteceklerini sanıyorum. Bu süreçte eğer bir erken seçim kararı alınırsa Adalet ve Kalkınma Partisi tek başına iktidar kuracak oranda oy alamayabilir. Veya erken seçimden yüzde otuzlarla geri gelerek hükümet kursa da uzun ömürlü olamaz. Sonuç olarak böyle bir durum, AKP’yi eritir. Bir anlamda ANAP’ı eriten süreç, bir takım farklılıklarla Adalet ve Kalkınma Partisi için başlamış durumdadır. ‘Teğet’ geçen son ekonomik kriz bu sürecin alt yapısını hazırlamıştır. Bu süreçte ustaca kullanılan araçlardan biri de, Kandilli ve yerel uzantılarıdır.
Baki karer
23.02.2010
‘DERSİMDE ANALAR AĞLAMADI MI?’
10 Kasım’da Büyük Millet Meclisin’de düzenlenen ‘açılım’ oturumunda CHP’li Onur Öymen bir konuşma yaptı. Onur Öymen bu konuşmayı Cumhuriyet Halk Partisi başkan yardımcısı olarak CHP grubu adına yaptı. Yani partisinin ‘açılım’ üzerine görüşlerini aktardı.Bu anlamda bağlayıcılığı tartışma götürmez. Ama konuşma çok büyük tepkiler topladı. Tepkilerini dile getiren iyi niyetli insanların hayal kırıklığına uğradığını pek sanmıyorum. Sorun tartışılmaya başlandığından bu yana Deniz Baykal’ın çıkışları dikkate alındığında, böylesi bir noktaya gelineceği belliydi. Öymen’in konuşması, partisinin ve başkanının tepkilerinin sadece bir özetidir. Bu konuşmayla CHP, buyrukçu ‘toplumsal dönüşüm’ sağlama kimliğini bir kez daha tescil etmiştir. Tarihe vurgu yapması bu nedenledir.
Burjuva basını ise bu olayı, ‘Aleviler yürüdü’ ya da ‘protesto ediyor’ manşetleriyle duyurdu. Oysa sorunun bir mezheple alakası yoktur. Geçmişte kıyıma uğramış olanlar alevi veya bir başka mezhepe ait olmuş olabilirler. Olayı bu şekilde verme, tarihe atıfta bulunularak dile getirilen sorunu hafife almadır. Bu, geliştirilmek istenen bir takım perovakasyonlara önayak olmadır. Aynı zamanda tasfiye edilmekte olan eski derin devlet kalıntılarına ‘Harekete geçin’ mesajıdır. Böylece yıllardan bu yana ülke çapında estirilen terörün devamı sağlanmak istenmekte. Bu bir psikolojik savaş biçimidir. Kan akışının durduğu noktada kanla beslenenlerin sürekli büyüyemeyeceği ortadadır. Kanla büyüme varken ne beyin gücüne ne de makinaya yatırım gerekmiyor. Son 30 yıldır şiddet ortamında çok büyük ekonomik ve mali güce kavuşmuş bir takım asalak çevreler, şiddet ve terör ortamını kesintiye uğratmamak için, başlatılmak istenen yeni sürecin önünü tıkamak istemektedir. Ülke topraklarını bombalayan ordu hergün ortada gözükmezse, bu kesimin asalak bir tarzda sürekli büyümesi mümkün değildir.
CHP bu söylemiyle sadece Kürtlere değil, tüm Anadolu’ya gözdağı vermekte.Bu gözdağı, aynı zamanda Anadulu’daki sosyal değişime, aydınlaşmaya karşı gözdağıdır. Mecliste yapılan bu konuşmayla, Kürdü Kürde kırdırma politikasının devam etmesinden yana olan talancılara yarenlik yapılmıştır. Mecliste parti grubu adına konuşma hakkı bu nedenle Öymen’e verilmiştir. Öymen klasik ‘seçkinci’ takımın temsilcisidir. Aynı zamanda terör ortamından beslenenlerin sözcülüğünü yapmaktadır. Bu takımın tüm becerisi, tarih boyunca anaları ağlatmasıdır. Şimdi korkuyorlar, adeta diken üzerinde duruyorlar. İpin ucunun ellerinden kayma olasılığına meydan vermek istemiyorlar.
Öymen, konuşmasını sorularla zenginleştirmesi çok ilginçtir. Dersimde analar ağlamıştır demiyor, ‘ağlamadı mı?’ diyor. Yani, ‘bizi, herhangi birileriyle karıştırmayın’ demek istiyor. Eğer biz yaparsak, tek tek değil, toplu halde, gerekirse gazla yaparız, ağlamaya bile fırsat bırakmayız demek istiyor. Gerçekten de Dersim katliamında analar kaybettiklerine ağlama fırsatını bulma bir tarafa, arta kalanları yaşatabilmenin çabasını vermişler ve bazılarını yaşatabildikleri için şükretmişler, hatta ‘sevinç’ bile duymuşlardır. Dersim’de o döneme şahit olmuş kişilerle konuşmuştum; kimi Ayşe’yi, kimi Ali’yi, kimi Hüseyin’i koruyabildiği için ‘şükür, bin defa şükür’ diyordu. Kimi de hiçbir yakınını koruma şansına sahip olamamıştı, onlar da, ‘artık ağlıyamıyorum, gözyaşını çoktan unuttum’ diyordu.
Öymen’in, hitap tarzını bu biçimde formüle etmesinin amacı, tehditlerinde ne kadar ciddi olduklarını gösterebilmek içindir. Acıyı bilerek hatırlatıyor. 71 yıl önce yaşanmış acıyı tazelediği, güncelleştirdiği oranda korku salmayı hedeflemekte. Dolayısıyla Kürt halkına karşı duyduğu kin ve nefreti ifade etmekte. ‘Analar ağlamıştı’ deseydi bir gerçeği kabul etmek zorunda kalacaktı. Bu nedenle konuşmasına sorularla devam ediyor. Bu konuşmanın meclis üyelerince alkışlandığını da unutmamamk gerekiyor.
Kısa bir aradan sonra mesaj yerine ulaştı; Kandil’in bazı uzantıları ‘protesto’lar düzenledi. Bunlar demokratik kamuoyunun protestolarını amacından saptırmak istemektedir. Çoğu insan bu protestolara gerçekten temiz duygularıyla katılmaktadır. Saf duygularla protestolara katılan insanların çoğu oynanmak istenen oynun farkında değildir. Habur Gümrük Kapısı’nda teslim olmayı düğün davulla karşılattıran gizli elle, Öymen’in konuşmasına yönelik protestoları amacından saptırmak isteyen ‘gizli’ el aynıdır. Mecliste yapılan bu konuşma elbette protesto edilmeli, mümkün olan en geniş yığınlarca protesto edilmeli. Ama bunu, mezhebe indirgemeden ve demokratik kamuoyunun tepkilerini Kandil’e zincirlemeden yapmalı. Sorun sadece alevilerin sorunu değildir, tüm insanlığın sorunudur. Eğer bunlara dikkat edilmezse, oyuna gelinmiş olunur. Çünkü Cumhuriyet Halk Partisi yönetiminin kolkola girdiği kesim de bunu istemektedir.
Bu konuşmayla halk bir anda galyana getirilmek istenmiştir. CHP’nin esas amacı kitlesel terör ortamı yaratmaktı. Bekledikleri amaca ulaşamadıklarını söyliyebilirim. Halk bu oyna gelmemiştir
Katliamlara karşı kitlesel tavır koymak için illada Öymen’in konuşmasını beklemeye de gerek yoktu. Sudan devlet başkanı İslam Ülkeleri Konferansı için istanbul’a geldiğinde, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ‘Müslümanlar katliam yapmaz’ yönlü bir açıklama yapmıştı. Bu konuşma bazı gazete sütunlarında kısa haberle geçiştirildi. Oysa demokrasi ve özgürlük için mücadele ettiğini iddia edenler, bu demeç karşısında suskun kalmamalıydı, en geniş kitlesel protestoyu başlatmalıydı. Çok fazla gerilere gitmeye gerek yok; Maraş, Çorum ve en son Sivas’ta yapılanlar, Müslümanlık adına yapılan katliamlardı. Yani, Mülümanlar katliam yapmaz diye bir şey yoktur. Katliamları sadece başka dinlere özgü olarak kabul etme, dinler arası savaştan yana tavır alma demektir. Böylesi bir değerlendirmede bulunanların demokrasi ve özgürlükler konusunda ne kadar ciddi olduklarını gösterir.
17.11.2009
BAKİ KARER
ORDUDAN İSTİFALAR
Genel Kurmay Başkanı ve kuvvet komutanları, ordu personalinin haklarını yeterince savunamadıklarını iddia ederek istifa ettiler. Üstelik iç hizmetler tüzüğüne ve yasalara aykırı olarak istifa ettiler. Bildiğim kadarıyla, ordudan toplu istifa edenler, divan-ı harbe verilir ve cezalandırılır. Toplumun çoğunluğu, yasaların ve hukuk kurallarının dışına çıkmak için, Türkiye’de general olmak gerektiğinin bilincindedir.
Yasadışı işlere karışma gerekçesiyle savcılık tarafından tutuklanmış muvazzaf general ve subayların rütbelerini yükseltmek için verdikleri çabaya, ‘personal hakları’ demekteler. Bir devlet görevlisi veya herhangi bir kişi sanık sıfatı ile yakalanmışsa, normal hukuk kuralları içinde mahkemenin vereceği karar beklenilir. Mahkeme sonucu ya suçlu olarak görülür ya da suçsuz. Hukuk üstünlüğü bu noktada gündemleşir. Hukukta cezai müeyideler asker sivil ayrımı yapılmadan uygulanır. Demokrasinin temel prensibi budur. Tutuklanan devlet görevlilerinin terfi ve atamaları, mahkeme kararı beklenilmeden, birşey olmamış gibi yapılmak istenmesi, hukuk kurallarını çiğneme ve sonuçta demokrasiye karşı tavır almadır. Bu açıdan bakıldığında, Genel Kurmay Başkanı ve kuvvet kumutannlarının istifası demokrasinin tüm kurum ve kuruluşlarıyla yerleşmesine karşı alınmış bir tavır, hatta tehdittir. Eskiden birkaç değil, bir generalin bile sivil mahkemelerce yakalanması ve hapse atılması, darbe nedeni olabilirdi. Ama günümüzün dünya ve Türkiye konjöktörü buna elvermiyor.
Aslında tartışılmalar, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yapılanması üzerine yürütülmelidir. Bugün generallerin ve alt rütbedeki subayların çoğunluğu ya Osmanlı dönemi subaylarının torunları ya da Balkan ve Kafkaslardan göç etmiş varlıklı ailelerden gelmekteler. Halkın içinden çıktığını iddia eden bir kurumun, halka karşı bu derece baskıcı oluşunun bir nedeni de budur. Bırakalım Şemdinli’nin, Suruç’un köyünden birinin TSK içinde yükselemsi, Askeri okula bile alınmamaktadır. Aynı biçimde Niğde’nin, Yozgat’ın bir kasabasından Mehmetin, Ayşe’nin çocuğunun askeri okula alınması ve yükselmesi de olanaksız. Terfi ve atamalar elit kesimin kendi içinde paslaşmasıdır.
Ayrıca, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 600.000 bine varan asker ve subaylarla gereksiz yere şişkin tutulması da başlıbaşına tartışılmalı. Bu şişkinliğin ülke ekonomisine yüklediği yük, Ordu yönetiminin umrunda değil. Üstelik bu kadar şişkinliği kaldıracak teknolojik gelişmeye de sahip değil. Niteliksiz bu kabarıklık, sanayileşmenin ve teknolojik gelişmelerin önünde başlı başına bir engel oluşturmaktadır.
TSK her ne kadar bolca modernlikten bahsediyor olsa da, hemen her dönemde gelişmelerin gerisinde kalan bir bir yapılanmaya sahiptir. Zaman zaman uğradığı değişimler iç dinamiklerden hareketle değil, dış dinamiklerin zorlamasıyla olmuştur. Bu anlamda özellikle soğuk savaş döneminde tamamen ABD ve Avrupanın çıkarlarını temel alan örgütsel değişimlere gidilmiştir. Bu da ister istemez, ülke gerçekliğiyle ters düşmesini sağlamıştır. Halen köylülüğün ağır bastığı toplumsal koşulara özgü yapılanmada ısrarcı davranmakta. Bu tutum değişimi, dönüşümü sancılı kılmakta. Aslında istifaların bir nedeni de, toplumsal değişime karşı ayak diretmeden kaynaklanmıştır.
Yine, TSK, sürekli laikllikten, cumhuriyetten bahsetmiştir ve hatta bunların koruyucusu olark kendini görmüştür. Bir nevi zorlama bir yükümlülüğün altına girmiştir. Halkın koruyucu hale gelmesini istememiştir. Bu nedenle hemen her dönemde siyasete yön vermeye çalışmıştır. Laikliği,demokrasiyi ve cumhuriyeti farklı kategorilerde ele almıştır. Demokrasiyi, cumhuriyet ve laiklikle hiç özdeş görmemiştir. Laikliği salt din ile devlet ilişkisini birbirinden ayrılmasına indirgemiş, cumhuriyeti ise, ordudan emekli olmuş generallerin cumhurbaşkanı atanması olarak görmüştür. Ama tüm bu anlayışlar günümüz Türkiye koşullarında tümüyle geçersizleşmekte. Artık her kurum ve kuruluş gibi yerine çekilmenin dönemi gelmiştir. Dış ticareti 130 milyarı bulmuş bir ülkede askerin siyasete hükmetmesi mümkün değildir. Giderek yaygınlaşan küçük sanayi işletmeciliği, büyük sanayinin ulaştığı sermaye boyutu, ordunun seksen yıllık klasikleşmiş alışkanlıklarını törpülemektedir. Liberal pazar ekonomisinin ortaya çıkardığı sosyal yapıda,ordunun öncülüğüne artık gerek görülmemektedir. Toplum, özgürlüklerin olabildiğinde genişletilmesinden yanadır. Zaten özgürlükler geliştiği, sanayileşmede ileri adımlar atıldığı oranda laiklik toplum tarafından benimsenir. Hukukun herkes için uygulanır hale gelmesi özgürleşmeyle, laikleşmeyle orantılıdır.
Bu noktada Adalet ve Kalkınma Partisi’nin rolünü çok fazla abartmamak gerekir. Ama yine de AKP ve hükümetinin yaptığını önemsememek hatalı olur. Bir yol ayrımına gelinmiştir ve bu yol ayrımında hükümet generallerin yasadışı isteklerine boyun eğmemiştir, dik duruş sergileyebilmiştir. Batının klasik liberal partileri olma yolunda adım atmıştır. Bu tavrını demokratik bir anayasa yapmada da gösterebilirse, önemli oranda kendini kanıtlamış olacaktır. Yani generallerin istifası, Ordu için ne kadar bir dönüm noktasıysa, bir o kadar da AKP için dönüm noktasıdır.
Her iki taraf için dönüm noktası olarak görmemin bir nedeni de, bundan sonra toplumda yapay kutuplaşmaların önemli oranda azalmasının önü açılacağı düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Giderek çetrefilli, içinden çıkılmaz hale getirilmeye çalışılan Gladyo davaları başarıyla sonuçlanır ve uzun yıllardan bu yana Türkiye’nin başına bela hale getirilen bu örgütlenme dağıtılırsa, toplumsal yapı kendi mecrasında ilerleme şansı elde edecektir. Bu durum ister istemez sekülerleşmeyi derinleştirecek, her sınıf tabaka özgürce gelişme şansı elde edecektir. Bu noktada Cumhuriyet demokrasiyle bütünleşecek, laiklik ve özgürlük eş anlamlı olacaktır. Laiklik ve İslamcılık adına cemaatçilik yapanların toplumsal yapıyı yönlendirme çabaları, majinal düzeye çekilmiş olacaktır.
13.08.2011
BAKİ KARER
MARDİN KAPISI ŞEN DEĞİL
Mardin’in Mazıdağ kazasının Bilge köyünde 0506 2009’da aşiretler arası kavga 44 can aldı. Edinilen bilgilere göre öldürülenlerin çoğu kadın ve çocuk. 35 çocuk ailesiz kaldı.Katliamı düzenleyenler de bilinmeyen bir yere sürgün edildi. Köyde olağanüstü güvenlik tedbirleri alındı. Yani, devlet, soruna ‘çözüm’ buldu.
Olay duyulur duyulmaz devlet büyüklerimiz sırayla beklenen demeçlerini verdiler. Kimi ‘İlkellik’ olarak nitelendirerek halkı aşağılamya kadar gitti, kimi acilen ‘Akil adamlar’ı göreve çağırdı, kimi de derin üzüntülerini belirtti. Böylece, görevlerini yerine getirmenin verdiği ‘huzuru’ bir kez daha yaşamış oldular. Ama hiç kimse 25 yıldır uygulanan çirkef senaryonun sonuçlarını alıyoruz diyemedi. Evet, yaşanan bir ilkellik, bir vahşetti ama bu ilkellik ve vahşet halka ait değildir. Utanması gerekenler halkı bu noktaya getirenlerdir.
Bu olayda geleneklere ve törelerelere uyulmadığı doğrudur. İnsanlık adına ne varsa ayaklar altına alındığı bir gerçektir; aşiretler arası çatışmalarda kadın ve çocuklara dukunulmaz, hele namaz kılan insanlara hiç silah çekilmez. Katliamın yapılış biçimine bakıldığında, insanlar, neredeyse çağdışı geleneklere ve törelere övgüler yağdıracak. İnsan, ‘amaç bu muydu’ diye aklından geçirmiyor değil.
Mardin’de yaşanan katliamın bu derece şaşkınlık yaratması, tüm dikkatleri üzerine çekmesinin tek nedeni herkesin gözüönünde yapılması ve bir anda 44 kişinin katledilmesidir. Olay, bölgenin nasıl bir yanar dağ haline geldiğinin göstergesidir. Yıllardan bu yana sorgusuz sualsiz tek tek veya bir kaç kişi halinde insanların katledilmesinin toplumu içten içe nasıl kemirdiği, bu olayla bir kez daha açığa çıkmıştır. Devletin yasalara uymadığı, mülkiyet hakkını keyfince çiğnediği, insanların yaşam özgürlüğünü elinden aldığı, hak ve hukuku katlettiği koşullarda, aşiretlerin, devlet desteğini arkasına almış korucuların insan hak ve özgürlüklerine saygı göstermesini beklemek abesle iştigaldir. Doğu ve G.Doğu’yu Uganda’ya çeviren, toplumu Huti-Tuti’lere bölen devletin kendisi olmuştur. Bütün mesele Kart-Kurt’an uzaklaşmamadır. ‘Kart-Kurt’lar geçersizleşirse ‘yok oluruz’ ya da ‘bölünürüz’ korkusuyla yıllardan bu yana sürdürülen ‘düşük yoğunluklu çatışma’, sonuçta Bilge köyündeki ‘bilge’ taployla yüzyüze gelmemizi sağlamıştır.
Eğitim-öğretimi engellemekle, en ufak altyapı hizmetinden mahrum bırakmakla, toplumu özgürleştirecek, gerçekten vatandaşlık düzeyine yükseltecek her türlü ekonomik, mali ve sosyal olanaklardan yoksun kılmakla başka bir sonuçla karşılaşılması mümkün değildir. Bölge halkının çoğunluğu zaten yüzyıllardan bu yana aşiret reislerinden, feodal beylerden ve mellelerden oluşan ‘akil adamlar’ vasıtasıyla ‘kul’ haline getirilmiştir. Bu noktada tekrar ‘akil adamlar’ı çözüm önerisi olarak öne sürmek adeta bu halkla dalga geçme değildir de nedir? Açıkçası ‘aman vatandaş olmayın’, ‘kul’ olarak kalmaya devam edin demektir.
Bu olayla birlikte vurgu yapılması gereken bir diğer nokta da kimlik sorunudur. Bir halkı kimliksizleştirmeye kalkışmanın feci sonuçlara yol açaçağını tahmin etmek zor değildir. Kimliksizleşme kişiliksizleşmedir. Kimliksizleşmeyle sadece bir isim ortadan kalkmamakta, aynı zamanda bir kültür, toplumsal değerler bütünü de ortadan kalkmaktadır. Bu olayın devletin himayesinde olan korucular tarafından yapılması bu anlamda çok önemlidir. Kimliksizleştirmenin yarattığı bir ‘hiç’ olmaya duyulan tepkidir bu. Bu noktadan hareketle, toplumun diğer kesimlerinde yaratılan tahribatı tahmin etmek zor değil.
Gazetecilerin sorusuna köy öğretmenin verdiği yanıt çok önemlidir. Öğretmen, ‘Keşke uykuda kalmasaydım da ben de ölseydim’ diyor. Böylesi bir olay karşısında aydın bir insandan bu tür bir yanıt alma iç burkucudur. ‘Yaşadığım için mutluyum, geride kalanlara yardım edebilme şansını yakaladığım için sevinçliyim, ama ölenler için de üzgünüm’ diyemiyor, daha doğrusu, bu doğrultuda bir seslenişte bulunacak bilinç yok. İşte, zorba devletin zorba eğitim politikasının ve uzun yıllardır toplumun her kesiminde estirilen terörün yol açtığı sonuçlardır. Öğretmen, ölmeye ve öldürmeye kilitlenmişliğin verdiği ruh halini yansıtıyor. Bu ruh halini topluma yansıtan kim? Bunun sorgulanması gerekir.
Olay hukuki boyutta irdelenirken, her yönüyle açığa çıkarılması gereken bazı noktaların olduğu düşüncesindeyim. Olay gerçekten arazi ya da kız evlendirme anlaşmazlığından mı kaynaklanmıştır? İkincisi, bu iki aile arasında uzun yıllardan bu yana gelen husumet bilinerek, aralarındaki var olan anlaşmazlık bazı ‘gizli’ ellerce yönlendirilmiş midir? Üçüncüsü, uzun süredir Kuzey Irak’a yönelik açılımlar çerçevesinde korucu sisteminin kaldırılmasına yönelik girişimlere yine ‘gizli’ bir elle zemin mi hazırlanmak istenmiştir?
Umarım, olay, tüm yönleriyle araştırılarak açığa çıkartılır.
06.05.2009
BAKİ KARER
“AÇILIM” ÜZERİNE
Son dönemlerde yazılı basında ve ekranlarda hemen herkes ‘açılım’ konusunu tartışmakta. Herkes önerilerde bulunmaya ve projeler üretmeye özel bir çaba göstermeye başladı. Yapılan tartışmaların ortak noktalarından dikkati çeken önemlisi, hemen hepsinin de ‘Gayet mahrem’dir damgasına riayet etmesidir. Kimse sorunu esas boyutlarıyla tartışmadan yana tavır alma cesareti gösteremiyor.
Kürt aydınlarında ve belli bir düşünce akımını temsil ettiğini iddia eden çevrelerde ise neredeyse tam bir suskunluk hakimdir diyebilirim. Terk edilmişliğin, alternatif olamamanın ve siyasal alanda alternatifler üretmeden yoksun kalmanın üzüntüsü var. Böylesi bir noktaya gelmelerine neden olan etmenlerin irdelenmesi gerekir.
Gelinen nokta itibariyle bir dönem, ağır adımlarla da olsa kapanmak üzeredir. Her şey lüks yatta kafa kafaya verilerek pişirilmiştir. Geride kalanlara düşen görev, masalarına servis yapılanları yemektir;ister lezzetli olsun, ister ekşi. Elbette yememe özgürlüğüne sahipler, fakat açlıktan midesi alt üst olmuş hiç kimse, reçele bulandırılmış kılçıklı hamsi de olsa beğenmeme lüksüne sahip değildir.
****
Bahsedilen evreye nasıl ve niçin girildiğinin açılımını değil anlatımını yapmaya çalışacağım. Gerek iç gerekse dış konjöktürlere bakıldığında‘dağlı Türk’lerden Kürtlere doğru inen bir yolun açılmaya çalışılacağını görmekteyiz.
Adım adım çoktan uygulamaya konulmuş bir projenin sonlandırılmasına doğru yol alınmakta. Ekonomik, sosyal ve bunlara bağlı olarak iç siyasette yaşananlar bahsadilen alanda atılan ve atılacak adımlarda önemli rol oynamıştır. Gelinen noktada sermaye gücü bürokrasinin etkinliğini, önemli oranda sınırlandırmıştır, hatta buna kırılmıştır denilebilinir. Ordunun gücüde tam anlamıyla olmasa da epyce geriletilmiş bir konuma çekilmiştir, ama buradan çok daha fazla gerilere çekileceğini sanmıyorum.
Anadolu ve İstanbul sannayi burjuvazisi artık Kandilli’de ve Cudi’de hayali hırpıtlarla kavga eden ordunun vesayetinden kurtulmak istemektedir. Fiilen görev yapan bazı subayların, emekliye ayrılmış generallerin ve bunların sivil uzantılarının tutuklanmasının altında yatan bir neden de budur. Böylece gizli ellerin yaratmış olduğu Kandil’inin iç desteği büyük oranda sonlandırılmış olundu. Nasıl darbeler dönemi geçmişte kalmışsa bir takım bahanelerin arkasına sığınılarak tehditlerle siyasal iktidarlara çeki-düzen verme ya da ‘balans ayarı’yapma dönemleri de tarihe karışacaktır. Sonuç olarak burjuva demokrasisi hayatın her alanında kurumlaşmaya yönelik daha ciddi adımlar atacaktır. Tüm kimliklerin tanınma sürecine girilecektir. Bu bir anlamda kimlik siyasetinin terk edilmesini, buna parelel olarak sınıf mücadelesine doğru kayışı getirecektir. Sınıf mücedelesinin yükselişi bazı çevrelerin iddia ettiği gibi kimliklerden uzaklaşmayı gerektirmez. Açıkçası anti parantez içinde belirtmek istediğim konu şu; karanlık güçlerce yaratılmış yapay çatışma ortamı sadece Kürt kimliğine karşı değildi, aynı zamanda işçi sınıfının, tüm ezilen emekçi yığınların mücadelesini köreltmeyi de hedeflemişti. Böylesi bir engelin tedricen de olsa ortadan kaldırılmaya başlanması, önümüzdeki süreçte işçi sınıfının, emekçi yığınların iktidar olmayı da hedefliyecek bir biçimde ekonomik, sosyal ve rafah düzeyini yükseltme çabalarına ivme kazandıracaktır.
İçte yaşanan böylesi siyasal gelişmelerin, dışta, özellikle de Irak ve Ortadoğudaki politik alanda değişimlerle bağlantılı olmadığını düşünemeyiz. Amerika Birleşik Devleti’nde Obama’nın iktidara gelmesiyle birlikte İsrail biraz geri plana çekilmiştir. Bu bir anlamda Türkiye’nin önplana çıkartılmak istenmesinden kaynaklanmıştır. Zaten İsrail’in bölgede bir denge unsuru olması mümkün de değildir. Ama Türkiye, Balkan, Kafkas ve Ortadoğu üçgeninde hem tarihsel bağlarıyla hem de ekonomik ve askeri gücüyle, bulunduğu yerin jeopolitik yapısı da dikkate alınırsa, kurulması istenen dengenin dayanılacak bir ayağı durumdadır. Türkiye’nin bu bölgeler için bir denge unsuru olarak kabul edilmesinin bir nedeni de Rusya’dır. Gerek Avrupa Birliği, gerekse de Amerika Birleşik Devleti Türkiye’nin bu bölgelerde rolünü oynayabilmesi için özellikle de Kürt kimliğini inkar siyasetini bir tarafa bırakmasını istemektedir. Yani tüm kimlikleri kabul edecek bir yapılanmada bulunmasını istemektedirler. Devlet de içinde bulunduğumuz koşullarda tüm farklılıkların kendini ifade etme özgürlüğüne kavuşmasının gerekli olduğunu görmeye başlamıştır. Milyonlarca nüfusa sahip Kürt kimliğini kabul etmeyen bir Türkiye’nin Çin’de Uygurlara karşı uygulanan baskıyı protesto etmesi gülünçtür. İşte bu tür acaipliklerden, ikiyüzlülüklerden kutulduğu oranda demokrasiyi içine sindiren bir ülke konumuna gelecektir.
Bu noktada bile burjuvazi sahip olduğu niteliklerden dolayı bir dizi ayak oyunlarını elden bırakmıyor. Sorun şurada yatmakta: Bugüne kadar sergilenen ayıpları direk mi itiraf edecek yoksa yarttığı devlet Kürdünü mü kullanarak kabul edecek? Çözüm çoktan bulunmuş! Yaratılan devlet Kürdüne itiraf yaptıracaklar. Yani bu sefer, aslen Kürt olupta Türklüğe mağlup olmuş ya da devşirilmiş olana itiraf yaptırılacak. Böylece burjuvazi, tüm günahlardan ve ayıplardan arınmış olacak.
Getirilecek önerilerin tümü de devletin birimlerince çoktan kararlaştırılmış önerilerdir. Önümüzdeki 10-15 yıllık süre içinde kademe kademe uygulamaya konulacaktır. Bunlardan bir kaçı bugün için kabul edilmez olarak adlandırılsa da 20018-20020 yllarında gayet normal karşılanacaktır. Üzerinde karar verilmiş paket aşamalı olarak çoktan uygulamaya konulmuştur.
Sonlandırmadan bir konuya daha açıklık getirmek istiyorum. Bahsedilen açılımlarla birlikte Türkiye’nin Musul ve Karkük’ü işgal edeceği, Misak-ı Milli sınırlarını genişleteceği tartılşılmakta. Tüm bunlar afakı, bir kaç tane hayalprestin düşünceleridir. Daha doğrusu Ülkemizde sürkeli askeri iktidar istiyenlerin ve dolayısıyla kan akışından beslenenlerin çıkardığı tartışmalardır. Türkiye sınırlarla oynamayacak. Sınırların değişimi yüzyıl savaşının göze alınması demektir. Bu nedenle uygulanan ve uygulanacak reformlarla Türkiye Balkanlarda Kafkaslarda ve Ortadoğu’da bölgesel bir güç olacaktır. Türkiye’nin ilerleyişi bu yöndedir.
Sonuç olarak, hangi biçimde olursa olsun, entrikalara son verilmesi ve akan kanın durdurulması kadar güzel bir şey olamaz.
BAKİ KARER
07.08.2009
KİMİN OĞLANLARI İŞBAŞINDA?
Beklendiği üzere Demokratik Toplum Partisi kapandı.
İsmi her ne kadar ‘Demokratik’se de aslında anti demokratik demek daha iyi olur.
Sistem kendi ucubesini kapattı.
Feodaller ve marabalar arasında bir ayrışma yaşanacak.
Sonuçta, marabaların suyu iyice çıkarıldıktan sonra bir kenera atılacak.
Irak’taki gelişmeler marabaların ömrünü tayin edecek.
Bu anlamda yaşanan süreç her yönüyle ilginçtir.
Bu süreçte Ahmet Türk gibi uysallara ihtiyaç yok.
Çünkü bir türlü ‘yüzer-gezer’ yattaki ‘Tanrı’yı anlamadı, anlatamadı.
Zaten anlamasını da, anlatmasını da istemediler.
***
Önce ‘Açılım’ denildi. Hükümet büyük bir iştahla ‘sorunu’ bitireceğini hesapladı.
Oysa sorun içteydi.
İçe yönelme ise yürek istiyordu.
İç engelin ciddiyetini ve gücünü bildiği için viraj değiştirerek yol almak istedi.
Yıpranan imajını ‘Açılım’la birlikte Doğu ve G.Doğu’da toplayacağı oylarla düzeltmeyi hedefledi.
Pastayı tek başına yemek istedi.
Böylece en az iki seçim sürecini kurtarmaya çalıştı.
‘Açılım’ın bir diğer amacı da, yaşanan ekonomik kriz ortamında kitlelerin dikkatini farklı yönlere çekmekti.
Ama bir takım engelleri hesaplıyamadı;
Birincisi, Ergenekon tutuklamalarıyla engellerin ortadan kalkacağını sandı.
Oysa bu tutuklamalar sadece bir görüntüden ibaretti.
İkincisi, Türkiye’de esas karar verici güçlerin, G.Kürdistan’da ve Irak’ta, istedikleri düzenlemelerde henüz sonuç almış olmamaları.
Rezervlerin tümünü bugünden kullanma işlerine gelmiyordu.
Kullanılacak alternatifleri zamana yaygınlaştırmadan yanaydı.
Bu nedenle, İmralı, birden aktuel kılınırak, devreye sokuldu.
Belli ki bu sefer kulağına çok fena üflemişler.
Önce‘sırtım kaşınıyor’,‘göbeğim’ kaşınıyor yakarmasıyla işe başladı.
Aniden hemen her tarafı kaşındı!
Sonra ‘Yerim dardır, oyanayamıyorum’ dedi.
‘Oğlanlar’ mesajı çoktan almışlardı.
Hemen harekete geçtiler;
İstanbulda bir kız çocuğunu acımasızca yaktılar,
Diyarbakır’da bir genci öldürdüler,
Bakkalları, mağzaları yağmaladılar.
Bunları az görüp, 10 Aralık’ta Reşadiya’de 7 genci kurşuna dizdiler.
‘Bizim oğlanlar’ya da marabalar bayağı ‘iş’ çıkardılar.
İşlenen bu cinayetlere üstelik Dersim’de karıştırıldı.
Dersim işin içine karıştırılmadan taplo tamamlanamazdı.
Verilen mesaj gayet açık!
Artık açıktan oynanıyor.
Görmeyen gözler görsün.
‘Hanım Ağa’lığa oynayan biri, demecini patlattı;
‘Açılım kapandı.’
Hayır, değişen hiç bir şey olmayacak.
Sadece acele edilmeyecek.
ABD’nin Irak’tan çekilmesine paralel olarak adımlar atılmaya devam edilecek.
‘Açılım’denilen sürecin getirileri, sadece iktidar partisine yedirilmeyecek.
Dolayısıyla iktidar partiside bu süreçte daha bir ‘hizaya’ getirilecek.
Kimin oğlanlarının iş başında olduğunun şüphe götürür bir yanı kaldı mı?
Baki Karer
12.12.2009
TEKEL İŞÇİLERİ GREVİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
Tekel işçileri grevini biraz farklı açıdan ele almak istiyorum.‘İşçi sınıfı yine başkaldırıyor’ ya da ‘işçi sınıfı direniyor’ vb.slogancılıkla sorunların üstesinden gelinemeyeceğinin anlaşılmış olması gerek. Globolist politikaların ve ekonomik uygulamaların sonuçlarının bir ürünü olarak olaya bakmakta yarar var.
Doğru, hak kaybına uğrayan, kölece çalışmaya zorlanan Tekel işçileri direniyor, ama işçi sınıfı direnmiyor, toplum direnmiyor. Geçmişte üzerinde çok kafa yorduğumuz işçi sınıfına müttefik olabilecekler ses bile vermiyor. Ne oldu, neler değişti? Gelinen noktada işçi eylemlerinin bu kadar zayıf ve yalnız kalması düşündürücüdür. Dolayısıyla bu durum, sendikalaların da gücünü ortaya çıkarmakta. Ama olaya salt belli meslek gurubuna ait işçilerin direnişi ve sendikaların gücü açısından bakılmamalı. Gelişmelere sol ve sosyal demokrasinin örgütlülük düzeyi açısından da bakılmalı. Ayrıca Türkiye’de politikaların ve toplumsal ilişkilerin dünya genelinde uygulanan politikalardan ve değişime uğrayan toplumsal ilişkilerden bağımsız olmadığı ve bunlardan ne kadar fazla etkilendiğini de hesaba katmak gerekiyor.
Globalist uygulamaların gelip dayandığı noktada devlet/toplum/birey, ilişkileri açısından irdelemek gerekiyor. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla hız kazanan globalist politika ve ekonomik uygulamalar iktidarlar açısından olduğu kadar ulus-devlet yönetiminde de değişimler ortaya çıkarmıştır. Bu bağlamda devlet/ birey, toplum/birey ilişkileri de farklı boyutlar kazanmıştır. Avrupa’da olsun Türkiye’de olsun sol’un ve sosyal demokratların yaşadığı çıkmaz, önemli oranda bu noktadan kaynaklanmakta.
Globelleşmenin asal belirleyici unsuru sistemsel bir değişiklik değildir. Geçmişten gelen modernitenin yeni toplumsal ilişkilere göre biçimlendirilmesi sözkonusudur. Yani yaşadığımız süreç, post modern olarak adlandıracağımız bir süreç değildir. Globelleşmeyi bir anlamda kapitalist gelişmenin bir evresi olarakta görebiliriz. İçinde bulunduğumuz süreçte globelleşme ekonomik, siyasal ve kültürel alanlarda değişiklikler ortaya çıkarmıştır. Hem de birbirine zıt, hatta birbiriyle çatışan diyebileceğimiz değişimlere neden olmuştur. Çatışan değişimler derken, eskiden dışlalanlara, yerel olanlara modernlik içinde yer verilmesi olarak düşünülebilinir. Ulusal globelleşirken yerel de bir anlamda globelleşmekte. Bu noktada ulusal olanla yerel olanın arasında neredeyse bir fark kalmamakta. Dolayısıyla ulusal olan yereli ve gelenekçi olanı kabul etmek zorunda kalmıştır. Bu noktada global/ulusal ve yerel, ister istemez birbirini etkilemekte, birbirini dönüşüme uğratmakta. Ama asıl önemli olan, yerelin modern alan içine çekilerek dönüşüme uğramasıdır. Bu ister istemez çelişkili birlikte yaşamı da beraberinde getirmekte. Kültürel, kimliksel, cinsel ve daha bir çok farklılıklar küreselleşme döneminde aynı anda daha bir netlik kazanmakta ve her biri kendini ifade etmeye çalışmaktadır. Bu durum, egemen olanın yerelliğe tehammülü, çok kültürlülüğü, etniksel ve daha bir çok farklılıkları içselleştirmesi olarakta görülebilinir. Bunlar birbirleriyle bağlantı içinde ele alındığında siyasette de ciddi değişimlerin ortaya çıktığını görmekteyiz.
Globelleşmeyle birlikte gerek neo-liberal, gerekse de sosyal demokratlarda elit bir kesimin yönetime tek başına egemen olma dönemi sona ermiş durumdadır. Serbest Pazar ilişkileri içinde iktidara aday ya da ortak olabilecek yeni güçler ortaya çıkmıştır. İster sanayileşmiş, isterse de gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerde bu gerçek kendini dayatmış durumdadır. Sanayileşmiş ülkeler bu sorunu bir takım engellerle karşılaşıyor olsa da aşabilmekte. Ama az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde bu sorun çok ciddi iç çatışmalara neden olmakta. İktidar için farklı aktörlerin ortaya çıkması, bazılarının iddia ettiği gibi devletin egemenliğinden bir şey kaybetmesini getirmemekte. Devlet ortaya çıkan aktörlerin ortaya koyduğu ve koyacağı tepkileri şu veya bu biçimde özümsemekte ve belirlediği sınırlar içine çekmeyi başarmaktadır. Sonuç olarak, farklılıklar modernite düzleminde siyaset içinde eritilmeye çalışılmaktadır. Bu ‘eritme’ çabaları ulus-devlet’te bir ölçüde esnekleşmeyi getirmekte ama genel olarak devletin egemenlik yapısında bir krize yol açmamakta; en azında vatandaşlık ilişkilerinin egemen olduğu sanayileşmiş ulus-devletlerde ciddi bir krize neden olmamakta. Bu ülkelerde ciddi bir krize neden olmamasının esas nedenlerinden biri de, sahip oldukları ekonomik ve mali gücünün yanısıra, toplumsal ve sosyal yapılarının özelliklerinden kaynaklanmakta. Ama özellikle B.Avrupa’nın sanayileşmiş bazı ülkeleri farklı kültürler, farklı kimlikler sözkonusu olduğunda çok acımasız davrandıklarını görmemezlikten gelemeyiz. Bu tür farklılıklara tehammül ettiklerini pek söyliyemeyiz. Daha çokta Almanya ve Fransa’nın dayattığı entegrasyon politikası, aslında asimileyi öngören politikalardır. Mümkün olduğunca homojen ulusu temel almaktadırlar. Bu ülkelerde son dönemlerde milliyetçi, neo-nazist örgütlenmelerinin yaygınlaşmasının bir nedeni de budur. Aslında bu tür ideolojilerin ve örgütlenmlerin yaygınlık kazanmasında devlet desteğinin olduğu gayet açıktır.
Küreselleşmenin yaygınlık kazanmasıyla birlikte özellikle neo-liberallerin savunduğu ve günümüz koşullarında sosyal-demokratların da fazla bir direnç göstermediği ‘devletin küçültülmesi’ politikası önemli bir rol oynamakta. Devletin küçültülmesi politikası daha çok gezginci sermayenin istediği bir politikaydı. Reel sektörden uzaklaşmış, dünya ölçeğinde faizle yaşayan sermaye, girdiği her alanda devlet müdahaleleriyle karşılaşmak istemiyordu. Sanayileşmiş ülkelerde ise, bürokrasinin daraltılmasını ve devletin sosyal devlet olmaktan çıkartılmasını sağladı. Bu politika, Batı’nın yıllardan bu yana övündüğü moderniteyi ve kalkınma modelini tartışılır hale getirmiştir. Çünkü Avrupa’da devletler artık hızla sosyal devlet olmaktan çıkmaya başlamış, işsizlik, fakirleşme ve yoksulluk her geçen gün artan bir olgu haline gelmiştir. Hatta bu durum özellikle ikibinli yıllardan itibaren orta sınfları eriten boyuta ulaşmıştır. Yani burjuva demokrasilerinin belkemiği kırılmaya başlamıştır. Bu anlamda neo-liberalizmin bireysel özgürlüklere açıktan darbe vuran bir politika olduğu saklanamaz hale gelmiştir.
Globelleşmeyle birlikte ortaya çıkan bu çok boyutlu ilişkiler, ulus-devlete egemen olan kimlik sorununu tartışılır hale getirmekte, ama her şeye rağmen, kapitalist devlet egemenliğini tartışılır hale getirmekten çok uzak. Yani farklılıklarını ortaya koyan kesimler kapitalizmle çizilmiş sınırların ötesine geçmeye çalışmamaktadır. Bunun bir nedeni, sanayileşmiş ülkelere ait global sermaye kendi ulusal devletlerini zaafa götürecek, devletin egemenliğini sarsacak bir davranış içine girmemiştir. Ama geri kalmış ve gelişmekte olan ülkeler sözkonusu olduğunda, hiçbir sınır tanınmamıştır. Bu tür ülkeler adeta yolgeçen hanı yapılmak istenmiştir. Bu ülkelerin ekonomileri adeta çöküntüye uğratılmıştır. Global sermaye ‘sınırlar kaldırılsın’ derken, çıktıkları ülkelerin sınırlarını tel örgüyle korurken yoksul ve gelişmekte olan ülkelerin sınırlarını kaldırmıştır. Bu adımlarını da demokrasi söylemiyle süslemiştir. Sonuçta ulus-devlet yapısında aşınma, kalkınmakta olan ve geri kalmış ülkelerin sınırlarını yok sayarken, devletin egemenlik yapısında tam tersi yetkinleşmeyi sağlamıştır. Bunlara rağmen, küreselleşmeyi demokrasiyle özdeş gören bir anlayışın savunuculuğunu yapanlar hiçte az değildir. Bilgi edinmeyi ve kültürel akışı kolaylaştırdığı doğrudur ama demokrasi sorunu sadece bilgi edinmeden ve kültürel akışın kolaylaşmasından ibaret değildir. Özellikle ülkemizde bazı aydın çevrelerce görülemeyen ya da görülmek istenmeyen budur. Bu durumu, ortaya saçılmış yeme balıklama atlamayla izah edebiliriz.
Bir diğer neden de, küreselleşmeyle birlikte üretim ve bölüşümde ortaya çıkan durumdur. Talebin üzerinde üretim zaten kapitalizmin her zaman sorunu olmuştur. Ama bu dönemde bu sorun daha farklı bir boyut almış durumda. Bu dönemde insanlar artık salt ihtiyaçlarını karşılamk için çaba yürtmemekte ya da çalışmamaktadır. Her geçen gün gelişen teknolojinin ortaya çıkardığı lüks tüketim maddelerinden yararlanmanın yollarını arar hale gelmiştir. Bu noktada zeruri ihtiyacının olup olmaması hiç önemli değil. Sorun, ne yapıp yapıp bulundurma, hatta bir kaç saatliğine de olsa kullanma. Birey metanın bir uzantısı veya metanın esiri haline getirilmeye çalışılmaktadır. Bu yaşam tarzı bireyleri toplumsaldan uzak kılmakta, toplumsal sorumluluğu zaafa uğratmaktadır. Öbür yandan, bireyin toplumdan bağımsızlaştığı oranda özgürleştiği ve bir özne haline geldiği düşüncesi de savunulmaktadır. Elbette bireyin özgürleşmesi ve bir özne haline gelmesi önemlidir. Ama birey özgürleştiği oranda çıkarları kesişen diğer bireylerle birlikte hareket edebilme yetisini ve sorumluluğunu kazanabilmesi önemlidir. Eğer birey özgürleştikçe devletin daha fazla denetimine giriyorsa, yani devlete bağlı birey haline geliyorsa o zaman bu özgürlük tartışılmalı. Devlet endeksli özgürleşme gerçekten özgürleşme değildir. Küreselleşmeyle birlikte yaşanan da budur.
Bir diğer nokta da farklılıklar ve kimlik siyaseti çok kültürlülük gibi sorunlar önplana çıkartılarak sınıf siyaseti geri plana itiklenmekte,sınıf siyaseti örtülenmeye çalışılmakta. Oysa sınıf siyaseti içinde de farklılıklara yer verilebilinir, herkesin kimliğiyle hareket etmesi sağlanabilinir. Sınıf siyaseti çok kültürlülüğü ve kimliği yadsımaz. Gelinen noktada, sınıf siyaseti ezilenler açısından tanınmaz hale getiriliyor.Ama ezenler, sermaye sınıfı açısından durum hiçte böyle değil; onlar kendi sınıf çıkarlarını korumanın savaşımından geri durmuyorlar.
Küreselleşmenin ortaya çıkarttığı böylesi karmaşık ilişkiler sonucudur ki, Tekel işçilerinin başlattığı haklı direniş, toplumda gereği gibi yankı bulamamakta ve gereken desteği alamamakta. Elbette bu noktada solun yaratıcılığı tartışılmalı. Bugün Türkiye’de sol ve sosyal demokrasi örgütlü değildir. Tekel işçilerinin direnişi bugün toplumda hakettiği desteği bulamamasında rol oynayan en önemli bir neden de, solun içinde bulunduğu dağınıktır. Şu anda giderek kızışan bir iktidar mücadelesi yürütülmekte ama bu iktidar mücadelesinde sol ve sosyal demokrasi yoktur.
BAKİ KARER
9 Şubat 2010
NELER OLUYOR?
Son günlerde başdöndürücü gelişmeler o kadar arka arkaya geliyor ki, takip etme neredeyse imkânsız hale geldi. Sokak gösterileri, işlenen birdizi cinayetler, darbe girişimleri ve Bülent Arınç’a karşı suikast iddiaları. Seferberlik Tetkik Kurulu diye anılan Özel Harp Dairesi’ne, yani GLADIO’nun merkezine yapılan baskınlar...
Kozmik oda diye tabir edilen dehlizlerde aramalar yapılmış. Ne buldukları, daha doğrusu ne arandığı belli değil. Yine her şey bir muammadan ibaret.
Arınç’a yönelik suikast iddialarına inanmıyorum. Nereden bakılırsa bakılsın bu iddianın hiç bir tutarlı yanı yok. Sadece bir bahane, bir araç olarak kullanılıyor. Bu söylentinin daha ciddi bir gelişmenin önünü almak için kasıtlı olarak ortaya atıldığını sanıyorum.
Yıllardan bu yana işlenen siyasal cinayetler, faili mechuller ve bin bir türlü karanlık ilişkiler ağı ortaya çıkarılmayacaksa, bahsedilen birimde neden aramalar yapılıyor, niçin göstermelik davalar açılıyor? Gelişmeler açıkça gösteriyor ki, yapılan aramalardan ve açılan davalardan herhangi bir sonuç elde edilemeyecektir. Bunların tümü de her zamanki gibi geç kalmış Türkiye’ye özgü düzenlemelerdir. Yeniden dizayn vermeyi sağlıyacak içe yönelik bir çeşit operasyon yürütülmekte. Yapılan operasyonun asıl amacı, NATO adına örgütlendirilmiş USA markalı Gladio yapılanması tasfiye edilerek, TC markalı yeni bir yapılanmayı geliştirmektir.
Bu nedenle geçmişte Özel Harp’le çalışmış ve halen de çalışmaya devam edenlerin önemli bir kesimi yürütülmekte olan tasfiye hareketine karşı direnmekte. Direnenler tabiiki sadece bunlarla sınırlı değil; Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana devlet yönetiminde yer almış bilinen elit-seçkinci kesim ve bunlara bağlı devletin imtiyazlı sermaye kesimi de direnmekte. Bunlar, liberallerden tutun da sosyal demokrat, hatta solcu geçinen kesimlere kadar geniş bir yelpaze oluşturmaktadır. Her zaman Ordu desteğini arkasına almış bu kesim, aynı zamanda ABD’nin en sadık işbirlikçileridir. ’Çağdaş medeniyet’ adına her zaman B. Avrupa ve ABD’nin dümen suyunda gidenlerdir. Yıllardır Kürt halkını yok saymaları, Ortadoğu’ya arkalarını dönmeleri bir de bu nedenledir. Demokrasi diye bir sorunları hiç olmamıştır. Lüks yaşantıları Avrupa ithal mallarıyla sınırlıdır. Aslında burjuva yaşantısını da bilmezler. Burjuvalıkları, sırf modern gözükebilmek için, senfoni okestrasından hiç anlamadıkları konçertoları dinlerken, ellerini birbirine kavuşturup sabit bir noktaya bakmalarından ibarettir. İthal mallarıyla çaka satmayı, montaj sanayi ile övünmeyi prensip edinmişlerdir. İşte son günlerde yaşanan siyasal gelişmelerle bu kesime çeki düzen verilmektedir. Daha doğrusu, Ordu bu kesimle arasına mesafe koymaktadır. Açılan davaların, Özel Harp Dairesi’nde yapılan aramaların sırrını burada aramak gerekir. Dünya genelinde yaşanan ekonomik ve siyasal gelişmelerin gerisinde seyreden bu kesim dışlanmaktadır. Hangi kesimden olursa olsun, içinde bulunulan kaşullara ayak uyduranlarla hareket edileceğinin işaretleri verilmekte.
Yaşanan ve daha da yaşanacak değişimler konusunda Türk Silahlı Kuvvetleri ile hükümet arasında çok ciddi çelişki ve tartışmanın olduğu kanısında değilim. Eğer Ordu bu konuda niyetli olmasaydı çok fazla adım atılamazdı ve hükümet ise ısrarlı davranamazdı. Görünen odur ki, silahlı kuvvetlerin üst yönetimi ile hükümet arasında, bu konuda bir konsessus var.
Bir çok kesim yapılan operasyonlara çok büyük ümitler bağlamakta. Demokratikleşme doğrultusun atılmış büyük adımlar olarak değerlendirilmekte. Elbette küçükte olsa ileriye yönelik her adım desteklenmeli. Ama böylesi çıkışlara büyük anlamlar atfederek, esas ulaşılması gereken hedeflerin gölgelemesine de müsaade edilmemeli. Yani demokrasi alanında ulaşılması gereken ana hedeflerden geri kalınmamalı. Yığınca anti-demokratik yasa ve kanunlar henüz yürürlükteyken, üstelik bunların değiştirilmesi yönünde en ufak bir çaba yokken, beklenen demokratikleşmenin sağlanamayacağı açıkça ortadadır. Üstelik mevcut anti-demokratik yasa ve kanunların önemli bir çoğunluğu, gücünü, 1982 cunta anayasasından almakta. Bu Anayasa değiştirilmediği sürece demokrasi alanında sonuç alıcı ciddi adımların atılacağını bekleme hayalprestliktir. Bu operasyonlardan hareketle ‘Ordu geri plana çekiliyor’ bahanesine sığınılarak, temel noktalara vurgu yapılması ve çözümler getirecek atılımlar içinde bulunulması adeta gözardı edilmekte. Her şeyden önce Ordunun durması gereken yere çekilmesi, demokrasi alanında ciddi adımların atılmasına ve en önemlisi de ekonomik ve sosyal alanda emekçi yığınların yaşam düzeyinde köklü değişikliklerin yaratılması çabalarına bağlıdır. Bunun için de tabanın ciddi örgütlü bir biçimde talep içinde olması gerekir. Aslında tabanda böylesi bir talep vardır, ama bunu mevcut sisteme karşı yönlendirecek örgütlü gücten yoksundur. İşte böylesi bir acizlik içinde olunduğu için bazı çevrelerce AKP, neredeyse tam bir kurtarıcı olarak lanse edilmekte. Sendikalaşmanın, toplu sözleşmenin, genel grevin, basın özgürlüğünün karşısında olan AKP demokrasi alanında ciddi adımlar atamaz.
Ağırlıklı olarak İslam ideolojisiyle bezenmiş, neo-liberal bir politikanın izleyicisi AKP’yi, bir kurtarıcı ya da demokratikleşmenin mimarı olarak kamuoyuna sunmanın altında başka amaçlar vardır.
Dikkat çekilmesi gereken bir başka nokta daha var: Kozmik oda aramalarının denk getirildiği koşullar gözardı edilemez; Cumhuriyet Halk Partisi, Milliyetci Hareket Partisi ve Demokratik Toplum Partisi’nin tek bir doğrultu üzerinde birleştirildiği ya da birleştiği bir aşamada böylesi bir operasyon başlatılmıştır. AKP zaten iktidar partisi ve konumu bellidir. İç ve özellikle de dış konjöktürün dayattığı yeniden yapılanma için harekete geçilmesi için bundan daha iyi koşullar bulunamazdı.
Bu aramalardan hiç bir karanlık ilişki, faili mechuller, işlenen siyasi cinayetler, Sivas, Çorum, Kahraman Maraş vb. katliamlar aydınlığa kavuşturulmayacaktır. Sedaca ikide bir darbecilik oynunun oynanmasının önüne geçilecek, istihbarat örgütleri arasındaki çıkar çatışmaları mümkün olduğunca giderilmeye çalışılacaktır. Ortadoğu ve Kafkasya’daki gelişmelere ve bu bölgelerde Türkiye’nin yeni dönemde oynayacağı role göre, Özel Harp Dairesi’ne yeniden biçim verilecektir.
BAKİ KARER
6 Ocak 2010
MISIR’DA İKTİDAR YIKILDI
Evet, nihayet beklenen oldu; Hüsnü Mübarek devlet başkanlığından ayrılmak zorunda kaldı. Zaten dün akşam yaptığı açıklama gidici olduğunu gösteriyordu. Halkın tepkisi karşısında daha fazla dayanması mümkün değildi. Bunun Mısır halkı için ileri bir adım, bir kazanım olduğunu söyleyebiliriz. Uzun maratonun birinci etabı halkın zaferi ile sonuçlanmıştır. Mısır’da yıllardan bu yana ilk defa halkın tepkisiyle bir iktidar gitmek zorunda kalmıştır. Bunu şu şekilde de ifade edebiliriz; bu ülkede halk, tarihte ilk defa kendini yönetmek için harekete geçmiştir. Ne kadar ve nereye kadar başarılı olacağı önümüzdeki süreçte ortaya çıkacaktır. Her ülkede iktidar mücadelesi çok denklemlidir ama Mısır’da daha çok denklemlidir. Mısır’da daha çok denklemli oluşunun esas nedeni de, bu ülkenin tüm Arap dünyasında oynadığı rolden ve öneminden kaynaklanmakta.
Hüsnü Mübarek tüm yetkilerini güvenlik konseyine devretti. Bu, ordunun iktidarı direk devralması demektir. Zaten ordunun baştan beri protestolara karşı direk tavır almayışının bir nedeni de bu idi, yani rezerv olarak yedekte tutulmuştur. İktidardaki bu değişimi, bir geçiş dönemi olarak nitelendirebiliriz. Mısır’da yapılacak yeni anayasanın bizdeki 1961 anayasası kadar geniş özgürlüklere sahip olacağına ihtimal vermiyorum. Ama en azından serbest seçimlerle sivil iktidarların belirlenmesinin yolu açılacak ve halkın geçmişe göre daha iyi ekonomik ve sosyal imkânlara kavuşmasını hedefleyecek bir sürecin başlangıcı olacaktır. Demokrasinin inşası için uzun bir yolçuluğa çıkılmıştır. Mısır’ın ekonomik ve sosyal kalkınmışlık düzeyi dikkate alındığında, bugün için bundan daha ileri hedeflerin gerçekleşeceğini düşünmek biraz hayalprestlik olur. Kaldı ki, Mübarek iktidarına karşı ayaklanan kitlelerin, ordunun iktidarı geçici de olsa devralmasına razı olması, bunu göstermekte.
Ordunun şu andaki konumunu bahane ederek, halk yığınlarının ileri bir demokrasi için elde ettiği kazancı küçümseme, gerçeklere gözü kapamadır. Hüsnü Mübarek iktidarının yıkılmasında iç dinamikler belirleyici olmuştur. ABD ve B.Avrupa, yıkılan iktidarla daha onyıllarca giderdi. ‘Devrim değildir’ diyerek olup bitenleri küçümseme, bu direnişin Mısır halkı ve gelecekte Arap dünyasında oynayacağı rolü de inkâr etme demektir. Mısır’da halkın direnişiyle elde edilen kazanımlar sonucu, yapılacak ilk serbest genel seçimlerle sivil bir iktidar kurulursa, işte o zaman Arap dünyası çok ciddi alt-üst oluşlara gebe kalacaktır. Ne Suudi, ne Ürdün ve ne de diğer Arap ülkelerindeki iktidarlar koltuklarında rahat oturamayacaklar. Bu iktidarlar açısından belirsiz bir süreç başlamış olacak. Korkularını yenmiş kitlelerin gücünü her an enselerinde hissedecekler.
Tunus, Yemen ve Mısır’da halk ayaklanmalarını, ABD’nin BOB projesine bağlayanlar var. ABD tarafından düğmeye basıldığı yönünde yorumlar, tartışmalar da yapılmakta. Ortadoğu’da son yaşanan ayaklanmaların ortaya çıkış biçimi, hedefleri ve zamanlaması doğru tahlil edilirse, bu yorum ve tartışmaların ne kadar geçersiz olduğu kendiliğinden ortaya çıkar. Kaldı ki, yıkılan iktidarların ABD’nin her isteğine boyun eyen iktidarlar olduğunu unutmamalıyız. Yani gidenler, ABD’nin işbirlikçileridir. Ancak yeni iktidarların oluşumunda, ABD’nin manipülasyonlar yapmayacağını söyliyemem. Şu ya da bu biçimde müdahalede bulunacakdır. Ne oranda müdahalede bulunursa bulunsun, yaşanan süreçte halkın demokratik istemleri ağır basacaktır.
11.02.2011
Baki Karer
|
 |
|
|