MAKALELERHABER-YORUMARŞIVYAZILARIMKİTAPLARAÇIKLAMALARYAĞLIBOYAHakı Karer-ŞiirlerE-POST
BAKI KARER
HAKI KARER
MAKALELER

            WWW.KARERBAKI.COM                                                                             
                                                                                                                                                        
 

 

 

 

ORTADOĞU YOL AYRIMINDA

    Bölgede cetvelle çizilen sınırlar kalkmak üzere. Birinci dünya savaşı döneminin kudretli gücü Büyük Briritanya'nın, uzun vadeli hesaplar doğrultusunda Ortadoğu'da çizdiği sınırlar, günümüzde yaşanan sorunların esas kaynağını oluşturmakta. Bugünkü sınırlar çizilirken, temel alınan esas unsur, petrol kaynaklarıydı.

    Ortadoğu halklarının iradeleri dışında çizilen sınırlar, bugün, Bölge halkları tarafından kabul görmediğini biliyoruz. Ama bu noktada şu soru da akla gelmiyor değil; Bölge halkları özgür iradelerini gerçekten ne kadar kullanma olanağına sahipler? Irak'ta ve Suriye'de yaşananları dikkate alırsak, bu soruya doğru bir yanıt verebiliriz. Ya da soruyu daha farklı da sorabiliriz, halkların özgür iradelerini kullanmalarına yerel egemenler ve işbirliği içinde oldukları emperyalist güçler ne oranda seyirci kalacaklardır? Suriye'de uluslararası güçlerin müdahalesini bir tarfa bırakırsak, başlıbaşına Irak'ta ortaya çıkan IŞİD (Irak Şam İslam Devleti) faktörü bu soruya yanıtı yeterince vermektedir. IŞİD'in ortaya çıkış koşulları ve bugün Ortadoğu'da sınırları değiştirmede aracı olarak kullanılması, başlıbaşına tartışma konusu.

    Ortadoğu'da kısa süre içinde bir çözüm beklenilmemeli. Amerika Birleşik Devletleri Irak'a askeri müdahalede bulunurken, uzun süreli karmaşa ortamının egemen olacağını biliyordu. Çıkarları, yarattığı belirsizliklerde gizlidir. Birçokları ABD'nin Irak'ta başarısız olduğunu, geri çekilmek zorunda kaldığını iddia etti. Aslında durum tam tersidir; Irak'a müdahale ile uzun vadeli çıkarlarını daha bir garantiye almıştır. ABD ve diğer emperyalist güçler için, Ortadoğu'da süreklileştirilecek mezhep ve azınlık çatışmaları hiçte sorun değildir. Bu çatışmalardan güç kaybına uğrayan ya da uğrayacak olan onlar değil, bölge halklarıdır.

                                  

Kanlı ve Uzun Süreli Mezhep Çatışmalarının Kapıları Aralanıyor.

    Ortadoğu'da her dönemde de kaygan, hatta günlük diyebileceğimiz değişken ilişkiler ağı mevcut olmuştur. Güçler dengesinin nerede, ne zaman  ve nasıl değişeceğinin hesabını yapma her zaman zor olmuştur. Arap dünyasında Baas iktidarlarının yıkılış sürecinde, bu durum kendini bir kez daha göstermiştir.

    Tunus'da başlayan değişim, Suriye'ye gelince çakılıp kalmıştır. Şam'ın şu veya bu düzeyde Bölge"nin Arap toplumlarında oynadığı rol, bir kez daha kendini göstermiş oldu. Özellikle Türkiye açısından bu dengeler tam anlamıyla hesaplanamamıştır. Bu hesap hatalarına bir neden de, Ortadoğu'da olup bitenlere karşı Türkiye'nin uzun yıllar kayıtsız kalmasından ziyade, Rusya alternafini dikkate almamasıdır. Ayrıca Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devleti'nin segiledikleri yaklaşımlara aşırı bel bağlanmasıdır. Türkiye'nin Suriye'de Baas diktatörlüğüne karşı tavır alışında eleştirilecek bir nokta yoktur, ama Esad iktidarını yıkmaya yönelik iç hesaplaşmaya direkt müdahil olması gerekmezdi. Ve şimdi sonuçlarıyla karşı karşıyadır. Suriye'de Baas diktatörlüğüne karşı mücadele mezhep kavgasına dönüşmüş durumda, buradan hareketle, Suriye, mezhep temelinde bölünme tehlikesiyle karşı karşıya. Buradaki mezhepsel bölünme giderek Irak'ı da olumsuz etkilemeye başlamıştır. Suriye'deki iç savaştan güç alan bir takım radikal İslamcı odaklar, Irak'ı da mezhepsel temelde bölmeye çalışmakta. Böylesine kanlı bir sürecin sadece Irak ve Suriye ile sınırlı kalacağı sanılmamalı; bu çatışmalar, giderek Lübnan, Ürdün ve Körfez ülkelerine de yayılmayacağını kimse garanti edemez. Irak'ta sürdürülen mezhepler arası savaş bölünme ile sonuçlanırsa, Ortadoğu ülkelerinin uzun vadeli kanlı iç çatışmalara sahne olması muhtemeldir.

Irak İç Savaşı 

    IŞİD'in ortaya çıkışıyla birlikte Irak'ta Arap toplumu, mevcut sınırı korumayı temel alan federal bir çözüme mi gidecek, yoksa Sunni ve Şii mezhepleri temelinde iki ayrı devlet biçiminde mi şekillenecek? Bu konuda kesin yargıya varmak için henüz erken. Ama şu bir gerçek; Irak artık eski düzenini devam ettiremeyecetir. Eğer her iki mezhebin de ayrı devletler biçiminde örgütlenmesiyle bir sonuca gidilirse, Bölge uzun süreli kanlı çatışmalara sahne olacaktır. Bu çatışmalı süreçte yerel aktörlerin yanısıra, uluslararası güçler de, özellikle ABD, B.Avrupa, Rusya ve Çin mevzilenmiş durumda. Tüm bu güçler Ortadoğu'da değişmesi muhtemel sınırlarda söz sahibi olmak istemekte.

    Ortadoğu'da çizilecek yeni sınırlarda İran ve Türkiye'de rollerini oynamanın çabası içindeler. Büyük güçler kartlarını oynarlarken, İran ve Türkiye'yi tümden saf dışı bırakma imkanına sahip değiller. Eskiden olsa yerel güçlere Mısır da eklenebilirdi ama artık Mısır'ın Arap dünyasını temsilen hareket etmesi pek olanaklı gözükmüyor. Mısır, Abdülfettah El Sisi darbesiyle bertaraf edilmiştir; dikte edilecek her şeye tabii olmaktan başka çıkış yolu yoktur. 

    IŞİD'in Suriye'den başlıyarak Irak'ta yarattığı fiili durum, aslında hem askeri, hem de kitle desteği gücünü aşan bir durumdur. Yine bu örgütün İslam anlayışı, Arap halkları tarafından kabul görmesi pek olanaklı değildir. Irak ve Suriye'de 'güçlü' konumda görünüyor olması bir takım yanılgılara neden olabilir. Irak'ta Sunni kesimde uzun süreli iktidarı elinde bulundurması hemen hemen imkansızdır. Şu anda sadece bir aracı, ya da köprü görevi yüklenmiş durumda.

Kürdistan Bölgesel Yönetimi 

    Irak'ın mezhep temelinde bölünmesini tartışırken, Kürt ve Kürdistan sorunu penceresinden de bakmak gerekir. Hem IŞİD'in, hem de Bağdat'ın, federatif  çözümde anlaşmalarını sağlıyacak faktörlerden biri de, Kürdistan Bölgesel Yönetimi'dir. Hem Sunni, hem de Şii kesimin yöneticileri, Erbil'in bağımsız hareket etmesini çıkarları açısında tehlike gördüklerini unutmamak gerekir.

    Bu süreçte, mezhep ve azınlık kavgaları içine düşmeden istikrarlı politika yürüten, Kürdistan Bölgesel Yönetimi'dir. Irak iç savaşında en kârlı çıkan Kürtler olmuştur. Hem mezhepler arası çatışmaya müdahil olmamış, hem de Kerkük başta olmak üzere, Bağdat'la sorunlu olan bölgeleri ele geçirmiştir. Yani sorunu, bir anlamda çözmüştür. Geldiği bu noktadan geriye adım atması düşünülemez. Zaten Bağdat'ın savaşı göze alması pek olası değildir, kaldı ki, Kürtlere karşı savaş yapacak gücü de yoktur. Yani Irak içi dengeler açısından bakıldığında, bağımsızlığın önündeki engeller önemli oranda ortadan kalmıştır. Barzani ve KDP iç savaş sürecinde yürüttüğü başarılı politikayı eğer uluslararası planda da yürütebilirse, ekonomik, askeri ve siyasal alanlarda çok ileri düzeylerde başarılar elde etmesi mümkündür. Şu anda bölgesinde tek egemen güç haline gelmiştir. Kürdistan Bölgesel Yönetimi, hangi tür çözümle sonuca gidileceğine karar verme gücüne ulaşmıştır. IŞID'in başlattığı yeni süreç, her şeyden önce seçim özgürlüğüne sahip olmasını daha bir güçlendirmiştir. Bağımsızlık, bu gün için daha çok uluslararası dengelerle ilintili bir noktaya gelmiştir. Özelikle ABD, Rusya ve Çin'in takınacağı tavırlar belirleyici olacaktır.

3 Ağostos 2014

Baki Karer

 

Diyarbakır Buluşması 

    Kürdistan Bölgesel Yönetim Başkanı Mesut Barzani' nin Diyarbakır'ı ziyaret etmesi ve Başbakan Tayip Erdoğan'ın konuşması, Devlette pradikma değişikliğini güçlendiren bir başka etmendir. Cumhuriyet tarihinde dile getirilmemiş bir gerçek, açıkça dillendirilmiştir; ilk defa Kürt/Kürdistan'dan bahsedilmiştir.

    Bu ziyaret, aynı zamanda, varolan, bilinen saflaşmaları daha da keskinleştirmiştir. Bu gelecek için iyi mi, kötü mü olmuştur? Anlaşılıyor ki, çok iyi olmuştur. En önemlisi de Kürt denildiğinde alt-kimlik, üst-kimlik tartışmalarının son bulmasını sağlamıştır. Her halkın kendi kimliği vardır ve bir halkın başka bir halkın kimliğini kedine örtü edinerek hareket etmesi mümkün değildir. Yani her halkın kendi kimliği ile özgürce hareket etmesinin önündeki setler yıkılmaya başlamıştır.  

Kemalist Ulusalcı Cephenin çıngırdakları

PKK-BDP  

    Mesut Barzani'nin Diyarbakır'a gelişi aleyhine bu derece kıyamet kopartanları, protesto edenleri, olmadık dedi koduları ayyuka çıkartanları iyi tanımak gerekir. Bu cephede yer alan Milliyetçi Hareket Partisi ve Cumhuriyet Halk Partisi'nin tavırları üzerine bir şeyler  söylemeyi gerekli görmüyorum. Çünkü onların klişeleşmiş önyargılarını bilmeyen yoktur. Bu nedenle de, gösterdileri tepkileri herkes anlıyor. Önemli olan PKK ve türevlerinin Mesut Barzani'ye, dolayısıyla Kürdistan Bölgesel Yönetimi'ne karşı takındıkları tavırdır.

    Mesut Barzani Diyarbakır'a özel bir ziyaret yapmamıştır, kaldı ki yapabilir de. Kürdistan Bölgesel Yönetimi'ni temsilen ziyarette bulunmuştur. Mesut Barzani'ye karşı halen de sürdürülmekte olan ahlak dışı anti propaganda, Kürt yönetimine karşı yapılmış sayılır. PKK ve türevlerinin gerçek yüzleri, niyetleri bir kez daha açığa çıkmıştır. Her zaman söyledim ve sabırla da söylemeye devam edeceğim. Devam ettirilmekte olan anti propagandalar irdelendiğinde, Otuz yıldır Kürtler üzerinde uygulanan kanlı projenin ne kadar başarılı olduğunu göstermekte. Kemalist cephenin çıngılları PKK ve BDP'nin Barzani'ye karşı takındıkları bu düşmanca tavır neden?

    Bugüne kadar PKK üzerinden hareketle savaştan ve barıştan çok bahsedildi. Ama ben, esas sorunun çözümü adına ne savaştan, ne de barıştan bahsettim. Otuz yıldan bu yana Kürt halkına karşı sürdürülen şiddete 'Savaş' demedim, doğal olarak 'Barış' teranesini de hiç dillendirmedim. Çünkü savaşın olmadığı bir yerde barıştan bahsedilmez. Onlarca yıldan buyana barış ve savaş sözcükleri tersyüz edilerek kullanıldı. Tüm bunlar bilerek yapıldı; toplum kavram kargaşasına sürüklendi, her şey anlaşılmaz kılınmaya çalışıldı. Bu nedenle, 'çatışma' veya 'anlaşmalı çatışma' yaşanan kanlı süreci ifade eden doğru sözcük ve cümleydi. Kürt halkı üzerinde estirilen terör, bir süre sonra, 'Düşük yoğunluklu çatışma' olarak ifade edilmeye başlandı. Bu, Özel Harp uygulamalarının açıktan ifade edilişiydi. Yani halka karşı işlenen suçların itirafıydı.

    Son otuz yıldır aynı merkezin kanatları arasında kurgulanmış bir çatışma sürdürüldü. Yürütülen bu silahlı çatışmanın esas amacı, Kürt'ü bitirmeydi. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren altmış yılda asimilasyon politikasında oldukça sınırlı başarılarılar elde edilmişti. Ama son otuz yılda asimilasyon politikası zirveye vardırıldı. Geçmişte Kürt, 'Türküm' demeye zorlanırken, bugün 'Türküm' deme yeterli bulunmamakta; 'Kemalistim' ya da 'Ulusalcıyım' deme daha bir 'gurur' verici hale getirildi. PKK'nın uzun yıllardan bu yana, Kemalistlerle ortak hareket etmesi boşuna değildi; 'Dağlı Kürtler'i' 'medenileştirme' projesiydi. Daha açık biçimde söyleyecek olursak, Kürtler'i, ulusalcı takımın basamak taşına dönüştürme projesidir. Mesut Barzani'ye karşı gösterilen kin ve nefretin altında işte bu proje yatar. Kürt'den devşirmeler Kürt'ü aşağılamaya çalışmıştır. PKK-BDP ve türevlerinin tepkilerini bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Yani daha kısa yoldan ifade edecek olursak, Barzani'nin Diyarbakır ziyareti, Türkiye Cumhuriyeti'nin yeni bir pradikma kazanmasına ne kadar neden olmuşsa, Kürt Kemalistlerinin de o kadar gerçek yüzlerinin ve niyetlerinin de açığa çıkmasını sağlamıştır.

    Şimdi ulusalcı cepheden kimileri elde silahla Erbil üzerine yürüme tehdidinde bulunurken, kimileri de tıkıldıkları heybeden arada bir dışarı çıkarak Yüzer-gezer yat, Erbil ve Süleymaniye arasında mekik dokumaya başladı. Süleymaniye ve Erbil'i yeniden keşfetmeye başlamaları boşuna değil.

21 Kasım 2013

Baki Karer     

                    

    

 

Demokratikleşme Paketi Üzerine 

Son günlerde siyasal alanda hızlı değişimler yaşanıyor. Yaşanan gelişmeler, hemen her alanda Türkiye'nin geleceğini tayin etmede önemli basamaklar oluşturmaktadır. 'Demokratikleşme Paketi' yapılan tartışmaların odağı haline gelmiştir.

Irkçı Uygulamalara Son Verme Çabaları 

    Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana geçen 90 yılda örgütlendirilmiş devlet yapısına Türk kimliği egemen olmasına rağmen, devlet, gerçekten Türk halkını ne oranda temsil etmiştir? Çoğunluk tarafından bu soruya karşı verilecek yanıtın olumlu olacağını sanmıyorum. Kürd'ü insandan saymayan bir devlet anlayışının, Türk halkını da insan sayması beklenemez. Nitekim geçmiş uygulamalar bunu apaçık göstermektedir. Ankara'da şalvarıyla şehrin meydanına girmesi yasaklanan Yozgatlı bir Türk'le Diyarbakırlı Kürd'ün arasında pek bir fark yoktur aslında; aşağılanmanın, yok sayılmanın derecesi olmaz. Yani övünç duyulan Cumhuriyet, bir avuç elitin Cumhuriyetinden öte bir şey değildir. Elitin devleti, elitin Cumhuriyeti olduğu içindir ki Kürt'e kuyruk takmış, Türk'ü de gökten zembille indirmiştir.

     'Andımız'la sadece ırkçılık formüle edilmemiştir, aynı zamanda, bir tür paganizm de formüle edilmiştir. Yani laiklik adına paganizmle ırkçılık bütünleştirilmiştir. Onlarca yıldır büstlerin karşısında hazırola zorlanmış olmamızın başka türlü bir izahı olamaz. Esas tartışılması gereken, Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze kadar geçen sürede, ırkçı uygulamaların toplumsal yapıda açtığı tahribatlardır.

    'Demokratikleşme Paketi' ile birlikte 'Andımız' kaldırıldı. Bilinen kesim 'Andımız'ın kaldırılmasına karşı, daha bir yüksek sesle karşı çıktı. Oysa 'Andımız' apaçık ırkçı, fasist bir söylemdir. Bu söyleme karşı çıkanlar, yıllar boyu hapishane hücrelerini doldurdu. Burada sergilenen, adeta bir 'Kırmızı Çizgi' idi. Irkçılık, 'vatansever'liğin ölçütü haline getirilmişti. Türkçülüğe, ırkçılığa zemin hazırlayan böylesi bir söylemin ortadan kaldırılması, demokratikleşme yönünda atılmış önemli bir adımdır. Tüm bu yapılanlar, statükocuların geriletilmesidir; bağnazcılığa, toplum mühendisciliğine darbedir. Cumhuriyetin bunca yıldır demokrasi ile bütünleşememesi böylesi tekci anlayış sonucudur. Halen darbeci zihniyetten, ya da darbeci reflekslerin her an canlanabileceği ihtimallerinden bahsediliyorsa, yaşamın her alanında topluma empoze edilmeye çalışılan böylesi anlayışlar sonucudur. Eğer Dersim'de, Koçgiri'de ve daha bir çok alanlarda Kürt imha edilmişse, 'Andımız'la formüle edilmiş ırkçı ideoloji sayesindedir.

    Yeni dönemde etnitiseteler üzerinde hegemonya kurmuş etnik bir yapının dayandığı temel taşlar sarsılmaya başlamıştır. Artık bu yapıya gerek duyulmamaktadır. Bu yapı, hiç tartışmaya gerek yok ki ırkçı bir yapıdır.

    Paket'le getirilen yeni uygulamalara karşı bazı çevreler, ulus devlet ortadan kaldırılıyor diye karşı çıkmıştır. Üstelik karşı çıkanlar korusunda sol ve sosyal demokrat olduğunu iddia edenler de vardır. Malum bu çevreler, 'Ulusalcı' veya 'Cumhuriyetçi' olarak da nitelendirilmekte. Bunlar, moderinitenin yeni yasayla birlikte yok olacağını iddia etmekteler. Cumhuriyet döneminde ortaya çıkmış modernlik ayrı bir tartışma konusudur. Ortaya çıkan modernlikten hareketle, ırkçı uygulamaları mazur göstermek isteyenlerin sol düşünce ile hiç bir alakası olamaz.

    Demokratikleşme Paketi ile getirilen bir çok değişiklikler yerindedir. Yeterli olup olmayışı ayrı bir konudur. Getirilen yenilikleri, yeni uygulamaları kabul etmeme, tümden redetme ayrı, demokratikleşme doğrultusunda atılması gereken daha bir çok adımların olduğunu dillendirme ayrı bir konudur.  Ama görüyoruz ki, bazı çevreler, ülkenin demokratikleşmesini sağlayacak yönde atılan adımları inkâr etmekte. Nedenini anlama zor değil; 'Andımız'ın kaldırılışına karşı çıkanlar, ceberut devlet anlayışının halkları aşağılamasını savunanlardır.

    Kabul edilen paketle, Cumhuriyete yeni bir pradigma kazandırılmak istenmektedir; geçmişin ırkçı söylemlerini ve uygulamalarını ortadan kaldırmayı hedefleyen bir pradigma. Bunun neresi olumsuz?

13 Ekim 2013

Baki karer



ÇATIŞMASIZ BİR ORTAMA DOĞRU

    Epey bir zamandır 'süreç'ten bahsediliyor. Artık birçok sözcük kullanılırken ilk akla gelen, 'süreç' oluyor. Örneğin barış, silah bırakma, çözüm, İmralı, Mit vb. sözcükler süreç'le bağlantılı kullanılmaya başlandı. Peki, toplumun neredeyse tüm kesimlerinin bahsettiği 'süreç', nedir? Ya da içinde bulunduğumuz ortamda süreçten ne kastediyoruz. Sıkça kullandığımız bu sözcükten beklentilerimiz nelerdir? Süreci, zaman ölçüsü birimiyle sınırlı olarak ele almadığımıza göre, zaman içinde gelişen olaylarla bağlantılı olarak düşünüyoruz demektir. Yeni bir süreçten bahsedildiğinde, çoğumuzun aklına tarihin akışını değiştiren olaylar ya da toplumsal yaşantımıza yön veren ekonomik gelişmeler gelmektedir. Oysa, o sıkca bahsedilen süreç bunların hiç birini içermiyor. İçinde yaşadığımız şu dönemde aklımıza gelen tek şey, Öcalan-Mit görüşmesinin sonucunun ne olacağıdır. Elde edilecek sonuçlar, daha binlerce gencin yaşamını ilgilendirdiğini kimse yadsıyamaz. Çünkü ta başından itibaren belli merkezlerin kontrolü altında otuz yıldır sürdürülen 'düşük yoğunluklu çatışma' sözkonusu. Yani toplumsal çelişkiler ve gelişmeler sonucu ortaya çıkmış olaylar zinciri ile karşıkarşıya kalmış değiliz, tersine, toplumsal gelişmeleri seyrinden çıkarmaya yönelik iradi müdahalelerle karşı karşıya kaldık, kalıyoruz.

    Süreç, zaman içinde düzenli veya düzensiz, birbiriyle ilintili veya ilintisiz birçok olaylar zinciridir. Sonuçta zamanla ilintilidir. Dolayısıyla 'zaman'dır. Felsefi açıdan her ne kadar helen tartışılıyor olsa da, zaman ölçülebilirdir.Ama diğer açıdan sonsuzluk olarak da görülür. İşte bu noktada, bir çoğu Tanrıya vurgu yapar; sonsuzluğu Tanrıyla özdeştirir.

    Son günlerde Öcalan-Mit arasında başlatılan görüşmeler sonucu varılmak istenen çatışmasız ortam, sonsuzluğa havale edilerek yeni bir 'Tanrı' yaratmaya yönelik çabalar içinde olunduğuna dair bazı girişimlere şahit olmaktayız. Bu yönlü girişimlerin yeni olmadığını hemen belirtelim. İşte geçmişten bir örnek; 'Onun 'Öcalan kastediliyor.BN.) tanrısal bir güç olarak değerlendirilmesinin en başlıca sebebi de, onun anlaşılmasının zorluğundan kaynaklanmaktadır.' (Abdullah Öcalan.. Devrimin Dili ve Eylemi.S.12) Dikkat edilirse Öcalan dokunulmaz, görünmez ve anlaşılmaz kılınarak sonsuzluğa havale ediliyor Sansuzluğa havale etme ise tanrılaştırmadır. Öcalan'ı kitlelere 'Tanrı' olarak lanse etme girişimlerinin, halka yönelik silahlı şiddeti terkettirme çabarının hız kazandığı dönemde daha bir ağırlık kazanmasına şaşmamalıyız. Son dönemlerde Kandil ve BDP içinde bazı odakların süreci girdaplara sürükleyerek boğma çabası içinde bulunması, bir de bu nedenledir. Halen bir dönemler Bekaa'ya akın eden akıl hocalarının tavsiyeleri doğrultusunda hareket edilmektedir. Yani ululaştırma ve tanrılaştırma çabaları sürdürülmekte. Bu yönlü çabaların kimlere ait olduğunu anlamak için, Cumhuriyet tarihine bakma yeterlidir. 'Heykelini dikeceğiz' ya da kişiye yönelik özgürlük söylemi, 'düşük yoğunluklu çatışma'dan aslan payını alanların söylemidir.

Süreçten kimler ne bekliyor?

    Süreçten beklentileri olanları üç temel kategoride ele alabiliriz: Bunlardan birincisi, otuz yıldır Kürd halkına karşı sürüdürlen silahlı şiddetin son bulmasını isteyenler. Bunlar sürdürülen silahlı şiddetin Kürd halkının iç dinamiklerini parçaladığını, yok yere bir neslin heba edildiğini söylemekte. Kürd halkına karşı uygulanan silahlı şiddetin başından itibaren egemen güçlerin bir projesi olduğunu; silahlı terörün Kürd halkını beyin gücünden, aydınlanmadan yoksun bıraktığını, ekonomik ve siyasal açıdan da tarihin gerisine düşürdüğünü tüm açıklığıyla gözler önüne sermekteler. Sürdürülen anlamsız şiddetin halkın demokrafik yapısını bozduğunu; göç ve asimilasyonu hızlandırmakla kalmadığını, Batı'ya göç eden nüfüsun aynı zamanda ucuz işgücü deposu olarak kullanıldığını dillendirmektedir. Bunlar ve benzeri nedenlerden dolayı PKK'nin silahlı şiddeti bırakması için mücadele etmekteler. Yani silahların konuşmadığı bir ortamın, halkın çıkarına olacağını bilmekteler. Yürütülen silahlı terörün esas mağrununu Kürd halkı olduğunun bilincindeler. Bu nedenle, Kürd sorunun çözümü ile silahlı terörün sona erdirilmesi girişimini aynı düzlemde düşünmemekteler. Kısaca şiddetin sona erdiği noktada, Kürd sorununa en sağlıklı çözümün bulunacağına inanmaktadırlar. Doğrusu da budur.

    Bir diğer kesim ise, bir yandan silahlı şiddete karşı olduğunu beyan etmekte ama öbür yandan da, şu vaya bu biçimde PKK'yı bir süre daha 'kullanma' anlayışına sahip olanlardır. Bu kesim, 'PKK silahı kullansın, sonuçları üzerine nasıl olsa konarız' düşüncesiyle hareket etmekte. Oysa kullanılan silahlı şiddetin hiç bir getirisinin olmayacağını, olsa da başkalarına yedirilmeyeceğini bilmemekteler. Herşeye rağmen dirsek teması içinde olmayı tercih etmekteler. Bunlara, moloz yığını üzerine ucuz bina inşa etmek isteyenler de diyebiliriz. Oysa PKK'nin hareket tarzı, tam anlamıyla dolap beygirliğine denk düşmektedir. Çünkü bir konseptin ürünüdür.  

    En önemlisi de, Kürd halkına karşı silahlı şiddetin sürdürülmesinden yana açıktan tavır koyanlardır; bunların varlığı, neredeyse tamemen şiddet ortamının devamıyla orantılıdır. Sivil siyasetin üzerinde vesayat rejimi devam ettiği koşullarda, mevcut düzenin çarkı içinde ekonomik ve siyasal çıkarlarını koruyabileceklerini düşünmektedirler. Baskıcı, despotluğun egemen olduğu ortamın ürünü olduklarından, aydınlıktan korkmaktalar. Eski düzen ilişkilerinin egemen olduğu ortamda, dönen çarktan vurgunla beslenmeyi alışkanlık hale getirmişlerdir. Bu nedenle, ana prensipleri Kürdün yok sayılmasıdır. Daha açık bir deyimle, Kürdün kendini özgürce ifade etmesi, bu düzen asalaklarının kendilerine özgü kurdukları yuvanın yıkılışı anlamını taşır. 'Vatan, millet, Sakarya' edebiyatını halen geçerli akçe olacağını iddia eden bu kesim, aslında İstanbul elitidir. Son dönemlerde bağımsızlığı ve anti emperyalizmi dillerine pelesenk etmiş olsalar da, özünde emperyalizmle işbirliği içinde yeni 12 Eylüller peşinde olduklarını gizlememekteler. Halen darbe beklentisi içindeler. Silahlı şiddetin devamı onlara sadece siyasal alanda getiriler sağlamamakta, aynı zamanda havadan ekonomik ve mali kazançlar sağlamakta. İstanbul elitinin BDP-Kandil ile ittifak kurduğu noktalara bakılırsa her şey daha kolayca anlaşılır.

    Son şıkta bahsettiğimiz kesim, herşeye rağmen güç açısından hiçte yabana atılamaz. Her ne kadar geriye çekilmişlerse de, hemen her alanda güç kaybına uğramışlarsa da süreci provoke etme güçleri vardır. Özellikle son dönemlerde medya ayaklarıyla atağa geçmiş durumdalar. Bu kesim, silah bırakılmasını engellemek için olmadık 'çözüm' önerilerileriyle kafa kargaşalığına sebeb olmaktadır. Özellikle İngiltere ve İRA örneği etrafında dönüp dolaşmaktalar. Böylesi öneriler Tel Aviv ve Washington kaynaklıdır. Özünde Kürdü bitirme önerileridir.Bu açıdan Kandil'in sözcülüğünü yapmalarına şaşmamak gerekir. Son günlerde kaleme aldıkları köşe yazılarına bakma yeterlidir. Hakkari'yi, Gevaş'ı ömründe görmemiş, Kürd gördüğünde son surat taban yağlayacak olan birinin makele başlığının ilginçliği gözlerden kaçmamakta; 'Hop bi dakika.' Bir de 'raporcu'lar var; 'BDP içinde normal karşılanıyor da dışarda pek öyle değil' yönlü arka arkaya kaleme alınan kışkırtıcı yorumların dikkat çekmemesi mümkün değil. Kastedilen 'dışarı' ise, Diyarbakır'ın lüks pastahanelerinde kahve içerken 'etraf'la yapılan sohbetlerdir. Hele orada burada sergilenen Sinn Fein hayranlığı...Üzerinde durmaya bile değmez. Bunlar çok iyi biliyor ki, İrlanda ile Kürd sorunu arasında hiçbir bağlantı ve benzerlik yoktur. İleride 'Kürdler arasında Alevi-Sunni, Şafi-Hanefi çatşması var' diye tartışmalara başlarlarsa hiç şaşmamak gerekir. Bahsedilen bu kesim, silah bırakmanın önüne ne tür engeller çıkartırsa çıkartsın, hamlelerinin karşısında dik duruş sergileme onları geri püskürtecektir. Gerek Ortadoğu'daki siyasal gelişmeler, gerekse de Türkiye'de egemen olan siyasal atmosfer, savaş çığırtkanlığı yapanları siyasal arenada aktör olmaktan çıkarmıştır. Silahlı şiddeti sürdürmede ısrar edenlerin de, silahlı şiddete çanak tutanların da esas hedefi, Kürdistan Federe Bölgesi'dir. İmralı-BDP görüşme notlarını sızdıranlar bu bloka dahil olanlardır.

 

İmralı 'tutanağı'nı kimler sızdırdı ve niçin?

    BDP heyeti, Öcalan'la yaptığı görüşmenin içeriğini 'İmralı Tutanakları' adı altında kaleme alarak basına gönderdi. Haber duyulur duyulmaz 'başarılı habercilik' olarak yutturulmaya çalışıldı. Olayın kesinlikle başarılı habercilikle hiçbir alakası yok. Ayrıca haberin veriliş tarzı ve üzerinde oynanmış olunması aslında yeni bir tür 'andıçlama'dır. Bu sefer medya andıçlama yaptı, hem de en pespaye biçimde. Basına verilen karşılıklı konuşma notlarından anladığımıza göre, bazı konular üzerinde tartışıldığı açık. Tartışılan konular sonradan, yani dışarıda bir yerlerde kaleme alınmış, düzenleme yapılmış. Kurulan cümlelere ve paragaflara, yazıda sergilenen mentaliteye bakıldığında sonradan Apoculaşmış birinin kaleminden çıktığı besbelli. Dağınık, ele avuca gelebilecek kırıntıları bulmakta ne kadar zorlanıldığı gizlenememiş. Eğer yayınlanan notlar Kandil'de düzenlemeye uğramış olsaydı, bambaşka bir uslup ve yöntem sergilenirdi. BDP içindeki malum tayfa, işi çok aceleye getirmiş. Acemi piyes yazarlığıyla sürece 'ince ayar' verilmek istenmiş. Ama bu notların gazeteye verilmesinin tamemen Kandil'in  bilgisi dışında olmadığı da kesin. BDP içinde bu konuyla ilgili çok ciddi tartışmalar yapılmakta. BDP'de Öcalan'a sınırsız yarenlik yapanlardan iki kişinin bu işte başrol oynadığını bilmeyen yok. Zaten bu kişilerin, baştan itibaren, daha fazla kan dökülmesi için akla gelebilecek her türlü gayreti gösterdikleri bilinmekte. Bunlar anlaşılmaz tanrısallaştırma eyleminin de öncüleridir. Notları sızdırdıkları iddiasıyla partiden 'atılan' üç kişi, gönüllü kurbanlardır. Ama oyunları tutmadı. 14 Temmuz 2011 Silvan olayı ile alınan sonuç, 'görüşme notları'nın yayımlanmasıyla alınmak istendi. Sonuçta geliştirdikleri oynun kurbanı haline geldiler. Silah ve şiddete, kan dökülmesine karşı tavır alanların izlediği aklıselim politika ağır bastı.

    Gerek Kandil ve gerekse de BDP içinde ulusalcı takımın arkasında sürüklenen kanad, süreci baltalamak için kısa aralıklarla başvurduğu 'ince ayar'ların hiç birinde başarılı olamadı. Bunların takoz koyma eylemlerine inatla devam etmeyeceklerine kimse garanti veremez. Ama her şeye rağmen, kaçırılan memur ve askerlerin geri verilmesi, bu kanadın epeyce gücünün kırıldığını göstermekte. Bugünden sonra 'ince ayar'larına ne tür oyunlarla devam ederler bilinmez ama cesaretlerinin epeyce kırıldığını söyleyebiliriz. Mevcut ortamın başarıyla devam ettirilmesinde halkın desteği çok önemli. Halk bu desteği yeterince vermektedir. Ne tür provokasyon gelişirse gelişsin, halkın verdiği destek temel alınmalı.

PKK'nin seçenekleri tükenmişir

    Günümüze dek PKK'nın sürdürdüğü silahlı şiddet hareketi, 12 Eylül rejiminin Kürd halkı üzerinde kesintisiz devamını sağlamıştır. Dolayısıyla Kürd halkı hem siyasal, hem ekonomik, hem de sosyal alanda büyük tahribatlara uğramıştır. Toplumsal yapının zihninde bile körelme yaratılmıştır. Oy verdiği partinin başkanının ismini bile bilmeyen bir toplumsal yapı ortaya çıkmıştır. Bu tablo bile, toplumsal yapıda yaygın olan korku ve paniği gösterir. Bireyler kendini özgürce ifademiyor demektir.

    İster Kürd, ister Türk olsun hemen herkes, silahlı şiddet politikasının son bulmasını istemektedir.Gelinen bu noktadan sonra, PKK'nin sürecin gereklerini yerine getirmekten uzaklaşıp silaha sarılması, daha birçok Melise Aker ve Nesibe Belgin'lerde ısrarlı olacağını ilan etmesi demektir. Bunu bir seçenek olarak kabul etmenin akıldışılığı tartışma götürmez. Ortadoğu'daki siyasal gelişmeleri 'güvence' olarak görme, algıda yanılmayı ifade eder. Kafkaslarda ve Ortadoğu'da devler tepişiyor. Hiç kimse Kürd halkını devlerin tepişmesine heba etmeye yeltenmemlidir. İpe un sererek süreci çıkmaza sürükleyecek olanlar, tarih karşısında suçlu konuma düşerler. Elitlerin seksen yıllık statükosu dağılmakta, sistem daha özgür bir düzleme doğru evrilmektedir. Statükodan yana tavır alma, asalak elit güçlere hizmet anlamı taşır. Silahların değil, düşüncelerin konuştuğu özgür ortam herkesin çıkarınadır. 

15.03.2013

Baki Karer



SİLAH BIRAKMA SÜRECİ

 

    PKK'nin silahsızlandırılması üzerine tartışmalar yoğunlaşarak devam etmektedir. Öcalan'la MİT arasında sürdürülen görüşmelerin tüm detayları henüz açığa çıkmış değil. Sürdürülen görüşmeler, kamuoyu ile paylaşıldığında bir çok çevre şaşkınlık yaşadı, BDP'nin önemli bir kesimi de bunlara dahildir. Daha önce de belirttim; hükümetin PKK'yi silahsızlandırma yönünde aldığı karar, cesaret isteyen bir karardır. Önemlidir; yıllardır sürdürülen 'devlet politikası' sona erdirilmek istenmektedir. Bugün için başarılır veya başarılmaz, önemli olan düğmeye basılmasıdır, yani sonlandırmaya karar verilmiş olunmasıdır. Durumun vahametini anlama açısından, Öcalan'ın daha önceleri söylediğini bir kez daha hatırlamakta yarar var; 'Bu çatışmayı bitireni bitirirler.' Hükümet bir anlamda bitirmeyi göze almış durumda. Elbette bu noktaya çok kolay gelindiği söylenemez. Son on yıldan bu yana, siyasal alanda yaşanan gelişmeleri takip edenler, gelinen sürecin önemini kavrar. Hükümet cephesinde, başlatılan süreci sonuna kadar götürecek kararlılığın olduğunu görmekteyiz. Başbakan Tayip Erdoğan'nın 11.02.2013'de Kayseri'de yaptığı konuşmada, "Terörü bitirmek için ne gerekiyorsa yaparım. Terörün bitmesi için zehir içeceksin deseler içerim. Siyasi hayatımın biteceğini de bilsem, öleceğimi de bilsem bu zehri içerim. Yeter ki terör bitsin" demesi, kararlılığın bir ifadesidir. Bu noktadan itibaren herkes, üzerine düşen rolü olumlu yönde kullanmaya özen göstermeli.

 

BDP'ye düşen rol

 

    BDP'nin şu anki konumuyla yapacağı en önemli iyilik, sürece katkıda bulunacak barışcıl söylem geliştirme yetilerini ortaya çıkarma olmalıdır. Baştan itibaren kendini konumlandırdığı yer, böylesi bir rolle sınırlandırmış durumdadır. Parti olarak insiyatif alamayacağını, çatışmasız bir ortamın yaratılması yönünde irade kullanamayacağını açıkça ifade etmiştir. Nitekim, bugüne kadar süreçle ilgili bir plan ve proje dillendirmeden uzak kalmıştır. Bu durum ister istemez, çözümü kolaylaştıracak düşünce üretiminden uzak olduğunu göstermektedir. Oysa süreç, BDP açısından fırsatlarla yüklü olan bir süreçti. Ama malesef tüm fırsatları kaçırdı. Kendini bir realite, bir özne olarak görmedi. Aslında böylesi bir davranış içine girmesinin elbette birçok nedeni var. Çünkü halkın siyasi ve sosyal taleplerinin ortaya çıkardığı bir siyasal oluşum değildi. Silikliği, çekingenliği de buradan kaynaklanıyordu. Basit bir protestoda bile esnafa silah zoruyla kepeng kapattıran, 7-8 yaşındaki çocuklardan medet uman ve en önemlisi de, farklı görüşleri silahlı şiddetle bastırmayı prensip edinmiş bir güç, şidetin egemen olmadığı bir ortamda kendini yabancı hisseder. İşte BDP'nin yaşadığı şaşkınlık bu nedenledir.

    BDP, özgürce geliştirdiği en ufak bir düşüncesi olmadan, ikidebir 'Öcalan'la görüşeceğim' diye ortalıkta dolaşıyor. Nedenini de bir türlü açıklıyamıyor.  Düşüncelerim veya sürecle ilgili plan ve proğramım şudur diyemiyor. İmralı'ya gidiş uzadıkça, olmadık provakasyonlara başvurmakta. 15 Şubatta geniş çaplı provakasyonlar geliştirilmek istendi ama olmadı. Daha doğrusu başaramadılar. Şimdi Karadeniz Bölgesi'ni turlamaya çalışmaktalar. Ama neden? Neden özellikle Karadeniz bölgesi? Diyarbakır, Hakkari, Şırnak'a gidememelerinin nedeni nedir? Süreçle ilgili gelişmeler hakında bu bölgelerde bilgilendirme yaptıklarına şahit olmadık.

 

Kemalist güçlerle ittifakın Sonuçları

 

    Bilindiği gibi, BDP baştan itibaren Kemalist güçlerle içiçe geçmiştir. Hemen her konuda Kandil ve BDP, ulusalcı güçlerin, daha doğrusu 'Türkün sorunu'nu çözümlemeyi temel almış güçlerin yedek gücü olarak hareket etti. Ankara'da iktidar savaşımının bir parçası haline geldi. Varlık nedenlerini AKP iktidarına karşı durmakla sınırladılar. Şimdi Karadeniz'de yaşananlar böylesi bir ittifakın sonuçlarıdır. Silah bırakma ihtimaline karşı, ittifak içinde tekmeleniyorlar. Elbette bir milletvekili her tarafta özgürce dolaşabilmelidir. Herkes düşüncesini, nerede olursa olsun özgürce söyleyebilmeli. Bizim coğrafyamızda linç kültürü her zaman varolmuştur. Pusu kültürünün egemen olduğu her yerde, linç kültürü bir kat daha fazladır. Sinop ve Samsun'da yaşananlar, bunun bir parçasıdır. Farklı olanı şidet kullanarak yoketme anlayışı, faşizmdir.

    Karadeniz'de yaşananlar, BDP'yi masum kılmaz. BDP her şeyden önce, ulusalcı güçlerin bir parçası haline gelmenin hesabını vermelidir. Daha dün, faşist 12 Eylül anayasasında yapılan değişikliklere karşı MHP, CHP ve diğer ulusalcı güçlerle birlikte hareket ettiğini unutturamaz. Bugün de Kemalistlerin insiyatifinde Karadeniz'de boy göstermeye kalkışıyor. Bunun Kürd halkına olan yararı nedir acaba? Kürd halkını ikna edemeyenler, Karadeniz'de kimleri ikna edecek? Ulusalcı kanatla birlikte, silah bırakmanın önüne geçmek için, sırıtan böylesi ayak oyunlarına gerek yoktur.

     Türk ulusalcı güçlerinin Kürd halkına karşı takındığı tavrı, Kandil ve BDP, içinden çıktığını iddia ettiği Kürd halkına karşı takınmıştır. Yani Kandil ve BDP, elitlik kopleksi içindedir. Çok geçmedi, geçen Yaz, en fazla oy aldığı alanlarda silahlı şiddeti tırmandırdı, hem de başkalarının hesabına. Bu bir halkı küçümseme, hiçe sayma değil de nedir? 'Ben istediğimi yaparım, siz de beni izlemek zorundasınız' demektir. Hakkari ve Şırnak'a gittiğinde anlatacak bir şey bulamamalarının bir nedeni de budur. Öylesine dar bir alana sıkışmış durumdalar ki, kurdukları cepheden hem ayrılamıyorlar, hem de hırpalanmaya razı oluyorlar. Bu bir anlamda, Kemalist güçlerin terbiye etme eylemidir.

 

Silah bırakmada yaşanan ikircimlilik

 

    Hükümet PKK'ya silah bıraktırmak için yaptığı girişimleri kamuoyu ile paylaşmasından bu yana, olumlu bir atmosfer egemen oluşmuştur. Esen olumlu rüzgara rağmen, gerek İmralı ve gerekse de Kandil-BDP cephesinde henüz ikircimlilikler aşılmış değildir. Öcalan saf değiştirdikten sonra, eskiden dayandığı güçlerin gücünü ne kadar koruyup korumadığına dair şüpheleri var. 'Gün olur devran döner'den hareketle halinin ne olacağının hesabını halen yapmakla meşgul. Bu nedenle, beklenenden daha fazla temkinli adımlar atmakta. Bir diğer sorun da, Öcalan'ın saf değiştirmesinden bu yana Kandilli'de yerini dolduran birileri var ve bunlar bir ekip halinde hareket etmekte. Öcalan bunun bilincinde. BDP'nin şu anda rotasız hareket etmesini bunlar sağlıyor.

    Hem Kandil'de ve hem de BDP içinde bazı kesimler, silahların susmasından sonra 'hükmetme' pozisyonunun ne olacağının hesabı içindeler. Bu katagoride yer alanlar için, halkın geleceğinin hiçbir önemi yoktur. Kişisel çıkarlarını halkın çıkarlarından önplanda tutanlardır. Sıkca 'Öcalan'a özgürlük' diye tepinmeleri bu nedenledir. Önümüzdeki süreçte, özellikle Öcalan yarenliği yapanlara dikkat etmek gerekir. İmralı ile görüşmeyi problem haline getirenler, daha çok bu kesimdir.

    Duyulan bir diğer kaygı ise; silahlı şiddetin son bulmasıyla birlikte, toplumsal yapıda yeni bir siyasal mevzilenme ortaya çıkacaktır. Bu mevzilenme içinde Kandil-BDP'nin ne oranda yer alacağı bir muammadır. Gerçekten güçlerini koruyabilecekler mi? Silahlı şiddetten arınmış siyasal ortamda yer edinme, elbette kolay olmayacak. Çatışma ortamının getirdiği ekonomik ve siyasal avantajlardan feragat edebilecekler mi? Eğer feragat edebilirlerse, ulusalcı güçler hemen her noktada mevzi kaybına uğrayacaktır. İstanbul'a sıkışmış elit kadro hareketiyle günlerini sayacaklardır.

    Kandil ve BDP, içinde bulundukları ikircimli hareket tarzından kurtulup kurtulmayacakları kısa süre içinde belli olacaktır.Ulusalcı kanatla işbirliği içinde bir süre daha ipe un sermeye devam edeceklerini tahmin etemek güç değil. Çatışmasız bir ortamda, devletin inayetiyle politik güç olma hayellerine son verilmeli. Gelinen bu noktadan geriye dönüş, feci bir intiharla sonuçlanabilir.

20.02.2013

Baki Karer

                                                

CHP IRKÇILIĞI VE İMRALI SÜRECİ

 

 

    24 Ocak'ta Büyük Millet Meclisi'nde bir konuşma yapan CHP milletvekili Birgül Ayman Güler, CHP'nin tarifini bir kez daha yaptı. Bu milletvekilinin konuşması epeyce bir tepki çekti. Oysa bu konuşma, milletvekillerinin önemli bir kesimi tarfından alkışlanmıştı. Aslına bakılırsa, yapılan konuşma, CHP açısından yeni bir şey değildi, geçmişte söylenenlerin bir tekrarıydı. Söylenenleri kısaca özetlersek; Kürtler Türklerle eşit değildir; Türkler Kürtlere göre üstün bir ırktır. Uzunca bir süredir, bunu, bir kez daha dillendirememenin sancısı çekiliyordu. Nihayet, önümüzdeki süreçte izleyecekleri politikayı açıkça ortaya koymuş oldular. Güler'in yaptığı konuşmaya CHP yönetimi tarfından herhangi bir tepki verilmemiştir, verileceğini de sanmıyorum. Meclis kürsüsünden yapılan bu konuşma, CHP açısından bir yol ayrımını ifade eder. Aynı zamanda önümüzdeki sürece özgü yeni bir yapılanmanın da ifadesidir. Artık kartlar açık oynanacaktır. Elbette partide bir bütünlük yoktur. Daha bir yüksek sesle tekrar gündemleştirilen bu stratejiyi, CHP'li tüm milletvekillerinin tasvip ettiklerini söyleyemem. Bu nedenle 'yol ayrımı' ifadesini kullanma daha uygundur.

    Bilindiği üzere, uzun süredir bu parti içinde kendilerini ulusalcı olarak tarif eden kanat, henüz yerini belirlemede zorluk çeken diğer tarafa karşı atağa geçmiş durumda. Ya istedikleri doğrultuda partiyi yönlendirecekler ya da ayrılmayı göze alarak, kendi başlarına hareket edecekler. Her iki duruma göre hazırlık yaptıklarını, hareket tarzlarıyla göstermektedirler. Nereden bakılırsa bakılsın, ulusalcı kanat açısından gelinen nokta, geri dönülmez bir noktadır. Zaten uzun süreden bu yana, kendilerini en kısa yoldan tarif edebilecekleri bir çıkış anı yakalamak için hazırlık yaptıklarını, siyasal gelişmeleri takip edenler bilir. Yıllardan bu yana gasp edilmiş bir hakkın sınırlı çerçevede iade edilmesine bile tahammül edemeyen ulusalcı takım, 'anadilde savunma'nın yasalaşma sürecinde çıkışını yapmıştır. Özellikle bu anın kollanması kesinlikle tesadüf değildir. Kürde karşı bir yapılanma olduklarını bir kez daha hatırlatmak istediler. Yani varlık nedenlerini ortaya koymuş oldular.

    Ulusalcıların bu çıkışını tam olarak tanımlayacak olursak, nasyonal sosyalizm'dir, Nationalsozıalimus. Almanya'nın, Fransa'nın dazlakları olur da Türkler'in dazlakları niçin olmasın? Bu dazlaklar epeyce bir süreden bu yana, 'Kürd'ün sorunu yoktur, Türk'ün sorunu vardır' veya 'Türkler'in sabrı tükendi', 'Kürdleri Batı'dan silip atmak gerekir' yönlü kitlelere yönelik propagandalar yapıyorlardı. Hatta bu doğrultuda epeyce provakasyonlara da başvurdukları bilinmekte; Manisa, denizli, Bursa yörelerinde Kürdleri linç etme girişimleri henüz unutulmuş değil.

    Sol maskeli bu ulusalcı takımın çıkışının elbette birçok nedeni var. En belirgin nedenlerinden biri de, Cumhuriyet Halk Partisi'nin artık hükümet olma ümidini yitirmiş olmasıdır. Hatta önümüzdeki dönemde yapılacak genel seçimlerde koalisyon biçiminde de olsa, iktidar olma şansı görmemektedir. Böylesi bir düşünceye kapılmasına sebeb olacak birçok verinin olmadığını söyleyemeyiz. Ayrıca, global ekonomi-politik gelişmelerin kendini dıştaladığını bilmekte. Bu nedenle, varlığını az da olsa devam ettirmeyi, pragmatik ilkelere sıkı sıkıya bağlanmakta bulmakta. 'Ayakta kalma' düşüncesi yok olma korkusunu, dolayısıyla büzülmeyi getirmekte. Yakın gelecekte, CHP'nin ulusalcı kanadı, diğer bazı kesimlerle de bütünleşerek bir kadro hareketine dönüşme gayreti içindedir. Yani günümüz koşullarına uyarlanmış yeni bir İttihat veTerakki oluşturulma çabaları da diyebiliriz. Türkiye'nin bugünkü ekonomik ve sosyal yapısında, kadro hareketinin, üstelik ırkçı temellere dayanan bir kadro hareketinin alternatif bir güç olacak biçimde taban bulması olanaksız. Orta sınıf kategorisi içinde yer alanların son on yıl içinde 30-35 milyonla ifade edildiği bir toplumsal yapıda, kadro hareketi sonuç alamaz. Orta sınıfın yaygınlaştığı, refahın göreceli de olsa yükselişe geçtiği bir süreçte, zaman zaman ortaya çıkacak aksaklıklara karşı orta sınıfların 'tavır alma' seçeneklerinden biri, ırkçı temelde örgütlenmiş ulusalcı kadro hareketine destek olamaz. Bunun bir çok nedeni vardır. Türkiye'de genelde orta sınıfın sistemle olan ilişkisi ve yaşanan süreçte alt orta sınıfla üst orta sınıf arasındaki kayganlığın ağır basan yönü irdelendiğinde,  ırkçı ulusalcıların nasıl havada kaldıkları görülecektir.   

    Klasik Kemalist taban kendi içinde ayrışmıştır. Bu ayrışma CHP'yi daraltan bir başka etkendir. Bugün İstanbul ve Ankara gibi metropollerde Adalet ve Kalkınma Partisi belediye başkanlıklarınının ezici çoğunluğunu kazanıyorsa, bunda, Kemalist tabanın ayrışması büyük rol oynamaktadır. Yani geçmişte CHP'ye oy veren seçmen, çıkarı sözkonusu olduğunda AKP'ye oy verebilmekte. Ulusalcı kanadı kadro hareketine dönüştüren en önemli bir etmen de budur.

    Ulusalcı kanadı köşeye sıkıştıran bir başka neden de, hükümetin PKK'ye silah bıraktırmak için harekete geçmiş olmasıdır.Oysa bu durum ırkçı ulusalcı takımın hiç işine gelmemekte. Silahların ateşlendiği, savaş uçaklarının Hakkari dağlarını bombaladığı sürece vesayetci siyasetten kurtuluş olamayacağının bilincindedirler. Vesayet rejimi onları bürokraside ve diğer alanlarda pastanın bölüşümünde pay almalarını sağlamakta. En önemlisi de, silahlı PKK'nin varlığı, Musul ve Kerkük emellerinin canlı tutulmasına olanak vermekte. Yani PKK'nin silah bırakma koşullarında, Kürdistan Federe Bölgesi'ni sürekli tehdit etme olanaklarının kalmayacağını bilmekteler. Onların önceliği iktidar olmadan ziyade, kim olursa olsun, Ankara'da iktidar olacak her gücün genelde Kürd'e, özellikle de G.Kürdistan'a karşı düşmanca tavır içinde olması önemlidir. Otuz yıldır sürdürülen kirli çatışmanın, geçmişte olduğu gibi bugün de, 'devlet politikası' olarak sürdürülmesini istemekteler.Meclis kürsüsünden saldırı tehditleri bu nedenle yapılmıştır. Silahların bırakılmaması için her çareye başvuracaklardır.

İMRALI SÜRECİNİN BAŞARI SANSI VARMIDIR?

    Süreç, daha doğrusu başlatılan silahsızlandırma girişimlerinin başarıyla sonuçlanması elbette herkesin dileğidir. Süreci engelleyici faktörler arasında sadece ırkçı ulusalcılar bulunmamaktadır. Yıllardan bu yana, özellikle Kandil-Şırnak-Beytüşşebab'tan başlayıp Diyarbakır'a ve Ankara'dan geçerek İstanbul baronlarına uzanan gayet 'verimli' bir pazar alanı oluşmuştur. Bu pazar ilişkilerinin bir de yurtdışı boyutu vardır. Siyasal çıkarları bir tarafa bırakırsak, salt bu pazar ilişkileri bile bir çok kesimin birbiriyle çatışmasına yeterlidir. Bu hat üzerinden nemalanan her kesim de silahların susmaması için elinden gelen gayreti gösterecektir. Kandan nemalanan bu çıkar gruplarının geliştirecekleri her türlü provakasyonlara karşı dik durmada ısrarcı olunursa, sonuca ulaşılır.   

    Kandil-BDP hattında aşırı bir korku ve panikleme var. Bunu anlamak zor. Silahları susturmamanın ince ayarlarını bulma gayreti içindeler. İmralıya 'sen gideceksin, olmaz, ben gideceğim' çekişmesi, başvurulan 'ince ayar' girişimlerine verilecek net bir örnektir. Şimdi bu çekişme içinde olanlar, tüm iradelerini kayıtsız şartsız İmralıya devrettiklerini beyan etmişlerdi. Görüşme trafiği içinde yer alma yarışına girişmiş olanların bir iradeleri olduğuna da inanmıyorum. Sergilenen tavır sadece ve sadece yaranma yarışından başka bir şey değil. Açıkçası, pastadan pay alma yarışıdır. Çıkartıldıkları çardaktan aşağı inmeme çabası içindeler.

    Daha fazla kanın dökülmemesi isteniyorsa, sağa sola zigzaglar çizmeyen duruş sergilemek gerekir. Silahların bırakılması için samimi çaba göstermek, herkesin hayrınadır. Bugün oluşan olumlu atmosferde, silahları bırakma şansı her zamankinden daha yüksektir.

Baki Karer

30.01.2013                                              

      

 

 


 

 

 

MİT-ÖCALAN GÖRÜŞMESİ VE SAKİNE CANSIZ SUİKASTİ

 

 

 

 

    Mit, Derin Devlet, Gladyo isimleri her zaman Öcalan'la birlikte veya yanyana anılır olmuştur. Ya da Mit, Derin Devlet, Özel Savaş, Gladyo denildiğinde akla ilk gelen isim, Öcalan olmuştur. Yani Öcalan, devletin istihbarat kurum ve kuruluşlarıyla özdeşmiş bir isimdir. Neredeyse devletin istihbarat örgütlerini tanımlayan bir sıfat haline gelmiştir. Ama ne olursa olsun, Öcalan'ın nasıl tanımlanması gerekir diye bir soru yöneltiğinde, verilecek yanıt üzerine uzun uzadıya düşünüleceğini sanmıyorum. Öcalan; kan, gözyaşı ve terörden başka bir şey değildir. Daha farklı bir açıdan tanımlamada bulunanlar, kanıtlarını da beraberrinde sunmak zorundadırlar.

    Birdenbire tüm medya Mit-Öcalan görüşmesine kilitlendi. Bu durumu anlamak çok zor. Böylesi bir kilitlenme, odaklanma niye oldu pek anlaşılır bulmuyorum doğrusu. İlginç bir yan görmediğim gibi, ilk olan bir şey de değil. Kırk yıllık iki ahbabın her zamanki buluşması... Görüşme, bugünkü hükümetin özellikleri ve devlet kurumlarından bazılarının yeniden yapılanmasına bağlı olarak ele alınmış olunsaydı daha gerçekçi olurdu sanıyorum. Ama yine de, gençlerin, çocukların yaşamlarını kaybetmesini engelleyecek her adımı desteklemek gerekir. Yani geçmişte karanlık güçlerin, uzun vadeli hedefler için Kürt halkına karşı öne sürdüğü Öcalan alternatifi, bugün devlet politikası olmaktan çıkarılmaya çalışılmaktadır.

    Yaşanan süreç, Gladyo'nun Kürt ayağına darbe vurma biçimlerinden biridir. Doksanlı yılların başlarından itibaren Avrupa'nın birçok ülkesinde, Gladyo oluşumlarının nasıl yok edildiklerine şahit olduk. İtalya ve İspanya örnekleri en sancılı olanlarıydı. Özellikle bu iki ülkede çok ciddi altüst oluşlar yaşanmıştı. Fransa ve Belçika daha farklı bir yol izlemişlerdi. Ben Şu anda Hükümetin daha çok Belçika örneğinden hareketle Kürt Gladyo'suna karşı bir yönelim içinde olduğu kanısındayım. Ama nereye kadar gidebileceğini, ne oranda olumlu sonuçlara ulaşabileceğini şimdilik kestirme zor. Önemli olan duruşta kararlılıktır. Bu kararlılığın olmadığını da kimse iddia edemez. Kendini 'ulusalcı' olarak tanımlayan güçlerin Kürt ayağını oluşturan Kandil ve BDP takımı, bir anlamda gafil avlandılar.

    Bu gafil avlanmaya neden olan siyasal gelişmeler üzerinde durmak gerekir. Ergenekoncu takım, strateji ve taktiklerini Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarını yıkmaya yönelik geliştirdiler. Bu nedenle iç ve dış ittifakçı güçlerini hep bu yönde oluşturdular. Darbeci kanadın iç ittifakkını belirleyen esas etmenlerden biri, faşist 12 Eylül darbecilerinin anayasasıdır. Faşist güçlerin hazırladığı anayasaya karşı alınacak tavır ölçü haline getirilmiştir; mevcut anayasayı savunma 'ulusalcılık' olarak kabul edilirken, karşı çıkma 'hainlik'le nitelendirilmekte.Bu hareket tarzının Türkiye koşullarında karşılığı nasyonalizmdir. Yani Türkiye'de savunulan ulusalcılık giderek nasyonalizme dönüşmüştür. Kandil ve BDP'yi bu çerçevenin dışında düşünmek tam anlamıyla bir yanılgıdır. Açlık grevlerinde izlenen yöntemler ve yaşları çoğunlukla 18 yaş altı olan yüzlerce çocuğun Kazan Deresi'nde ölüme gönderilmeleri en açık kanıtlardır. İzmir, Bursa, İstanbul vb. şehirlere göçetmek zorunda kalmış Kürtlere karşı takınılan ırkçı tavırlar ve geliştirilen söylemler, Hatay'da atılan sloganlar, ulusalcılığın nasyonalizme dönüştüğünü göstermeye yeter.

    Dış ittifaklar da bu doğrultuda şekillendirilmiştir. Ortadoğu'da mezhep ayrımını temel alan bir şeridin üzerinde hareket etmediklerini kimse iddia edemez. 'Ulusalcı' olduğunu iddia eden  takım, Kandil ve BDP ayağıyla birlikte, başta İran olmak üzere, Bağdat'ta Maliki iktidarı ve Suriye'de Beşşar Esad'ın temsil ettiği Baas rejimini temel ittifakçı güçler olarak görmüştür. PKK bunlarla da yetinmeyerek, 'TSK içinde gidişattan rahatsız güçleri'de ittifaka dahil etmiştir. Kıralcıdan daha kıralcı olmak, herhalde böyle bir şey olsa gerek. 'Ulusalcı' cephe, kandil ve BDP'yi çok akıllıca kullanarak, Ortadoğu'da ortaya çıkan siyasal istikrarsızlığı ülke içinde iktidar kavgasına eklemlemek istedi, ama olmadı. Yani beklentilerini bulamadılar. Kaybedecekleri daha baştan belliydi; Suriye'de Esad iktidarı kendini bile koruyamaz hale geldi, yıkılması an meselesi. Bağdat'ta Maliki hükümeti ise iktidar olma kavgası vermekte ve hatta, dayandığı Şii nüfusu içinden yükselen muhalefetle başetmeye çalışmakta. İran ve ABD'den gelen baskılar karşısında denge tutturamamakta. İran ise, Bölge'de yalnız kalmamak için neredeyse günlük değişen politikalar karşısında dengede kalmanın gayreti içinde. Nereden bakılırsa bakılsın, Ortadoğu'da kaybeden güçlerin yanında tavır aldılar. Dolayısıyla bu cephe, kaybetmeye mahkumdu. Nitekim, gelinen noktada kaybettiler. Tam köşeye sıkıştıkları noktada, hükümet atağa geçti. Artık anlaşmak zorundalar. İstanbul ve Ankara'da çeşitli bahaneler üreterek başlatacakları birkaç protestoya, Şırnakta patlatılacak birkaç mermiyle verilecek destek, artık onları kurtaramaz.  

 

PKK SİLAH BIRAKMALIDIR

 

    PKK kayıtsız şartsız silah bırakmalıdır. Türkiyede burjuva gücleri arasında iktidar savaşımının bir aracı olmaktan çıkmak zorundadır. Bugün yapılan çoğu tartışmalarda Kandil-BDP, Kürdlerin temsilcisiymiş gibi lanse edilmekte. Bu, bilerek ve inatla sürdürülen bir politikadır. Kürdleri gerçekten temsil edecek, demokrasi ve özgürlüklerin gelişmesini sağlıyacak güçlerin önplana çıkmasını istemeyenlerin başvurduğu bir yöntemdir. Bu politikayı temel alanlar, aynı zamanda, PKK'nin Batı'daki ittifakcı güçleridir. Bu güçler, halen 'Balkan pisikoloji'sinden,Osmanlı'nın dağılma sürecinde yaşadığı 'yokolma'sendromundan kurtulamayanlardır. Kürd halkına karşı kin ve nefret duyarak kendilerini tatmin etmektedirler. değişen dünya koşullarını algılamaktan ve ona uygun yönelimler içine girmekten korkuyorlar. Oysa çok iyi biliyorlar ki, PKK'nin Kürd ve Kürdistan'la bir ilişkisi yoktur. Malum bu kesimler, 'Arap, bizi arkandan vurandır' diyerek, B.Avrupa ve ABD'nin izinden milim şaşmamış olanlardır. Bugünkü 'anti Amerikancılık'ları tam bir sahteliktir. Geçmişte olduğu gibi darbecilik oyunlarına destek bulsalar, Amerikadan daha iyisi yoktur.

    Tüm bu gerçekler kavranıldığı içindir ki gerek Kürd, gerekse de Türk halkı, körü körüne akan kanın durması için her türlü desteği vermekte. Ortamın bu derece olumlaşmasında hükümetin oynadığı rol, görülmemezlikten gelinemez. Bu aynı zamanda, bir cesaret işidir. PKK'nin silah bırakma sürecini, Kürd halkının haklarıyla ilişkilendirme abesle iştigaldir. Yıllardır sürdürülen egemen güçler arası bu danışıklı döğüş bitmeli ki, Kürd halkının en doğal demokratik hakları gündemleşsin. Evine bakkaldan yiyecek alan bir polisin kafasına kurşun sıkmakla, 20 yaşındaki askerin ölümü karşısında sevinçten dans etmekle ve de daha 18'ini bile doldurmamış binlerce Kürd çocuğunu göz göre göre dağlara ölüme göndermekle hiç bir sorun halledilemez. Günümüzde oluşan bu olumlu atmosferi tersine çevirecek güç Kandil-BDP olursa, bunun sorumluluğu altında boğulmaya mahkumdurlar. Önümüzdeki süreçte sağa sola tehdit savuranlara, 'bu böyle olmazsa süreç kesilir' diyenlere dikkat etmek gerekir. Bunlar, derinin çukurunda olanlardır. Demokrasinin her alanda yaygınlaştırılacağı, özgürlüklerin kazanılacağı tarihin en elverişli evresinde bulunmaktayız. Böylesine elverişli koşulların, bir avuç azınlığın ihtirasları uğruna yokedilmesi karşısında dik durmalıyız. Havadan yaşamayı kendine prensip edinmiş olanlar pusuya yatmış, bu olumlu atmosferi bir an evvel yoketme çabası içinde; 8 Ocak'ta Çukurca'da karakol baskını niçin yapıldı, bu sorgulanmalı. Bir olayın önemli olup olmadığı salt matematiksel hesaplarla yapılamaz. Önümüzdeki günlerde bu ve benzeri ortaya çıkacak çatışmaların, süreci teslim almasına müsaade edilmemeli. Sürece 'ket vuracak olay' olarak değerlendirilen bir başka gelişme, 10 Ocak günü Pariste yaşandı.

 

SAKİNE CANSIZ VE İKİ ARKADAŞI NEDEN KATLEDİLDİ?

 

    Türkiye'de görsel ve yazılı basının hali sorgulanmalı. Bir olay olduğunda herkes bir masa kuruyor ve en olmadık tartışmalar yapıyor. Bunların ezici bir çoğunluğunu kahvesini yarım bırakıp tartışmaya koşanlar oluşturuyor. Bazıları da, 'geri kalmayayım' düşüncesiyle bir şeyler karalıyor. Sakine'yi 'para kasası', Oslo görüşmelerinde aracı', 'Uluslararası ilişkileri yürüten kişi' ve benzeri daha bir çok görevler yükleyenler çıktı. Yani örgüt içindeki konumu ve iki arkadaşıyla birlikte infaz edilmesi üzerine öyle yorumlar yapıldı ki, hayret etmemek mümkün değil. Sakine Cansız için çok fazla bir şey söylemeyi uygun görmüyorum, çünkü öldürüldü. Söyleyeceklerime yanıt verme olanağı ortadan kaldırıldı. İnfaz edilen bayanların ailelerine başsağlığı dilerim.

     Ama infaz olayına açıklıklık getirmem için bazı noktalara değinmek zorundayım. Sakine Cansız, uzun yıllardan bu yana örgüt içinde geri planda tutulan, her yönüyle etkisiz hale getirilmiş biri idi. 91-92'lerden itibaren Öcalan ve tayfasının söylemediği kalmamıştır. Bunları burada yazıya dökemem. Kafasına tabanca tutarak, çoğu zaman da ailesiyle tehdit edilerek onlarca sayfa 'itiraf' yazdırılmıştr. Bilgi sahibi olmak isteyenler, Serwebûn'un 118'ci sayısına bakması yeterlidir. Sakine Cansız'a 'dostlar pazarda görsün' misali görevler verilmiş, mümkün olduğunca pasif kalması için çaba gösterilmiştir. Açıkcası, sürekli gözaltında tutulmuştur. Ama tehlikeli işler sözkonusu olduğunda da önplana itiklenmiştir. Örneğin büyük miktarda para taşıma veya transver işleri sözkonusu olduğunda, çoğu zaman Sakine Cansız kullanılmıştır. PKK'nin topladığı paraların kaynağı zaten başlı başına tartışma konusu. Tehlikeli görev oluşu, bu noktadan kaynaklanmakta. Sakine Cansız, Fidan doğan ve Leyla Söylemez'in bir arada infaz edilerek öldürülmeleri tam bir tesadüftür. Doğrudur, esas hedef Sakine'dir, diğerleri görgü tanığı kalmasın diye öldürülmüşlerdir. Meselenin büyük ihtimalle para olduğu düşünülmektedir. Tetiği çeken veya çekenler PKK'lıdır. Binlerce insanın infazlarla katledildiği bir örgütsel yapıda, para nedeniyle işlenen bu tür cinayetler de yeni değildir. Aslında bunu Kandil-BDP de bilmekte, ama üzerinden siyasal kazanç elde edebilmek için kullanmaktalar. Sürmekte olan Öcalan-MİT görüşmelerinde doğrudan taraf olmak isteyenlerce, fırsata dönüştürme yönünde kullanmaktadır. Öcalan'ın MİT'le görüşmeler yürütüğü bir dönemde, olay yerine birikmiş kitleye devlet aleyhine slogan attırma çok komik kaçıyor.                                          

11.01.2013

BAKİ KARER



 


ÖCALAN VE 'GİZLİ TANIK'

 

    “Sayın Mumcu’nun yazmak istediği bizimle ilgili bir kitap vardı ve kitabın da ismi; Apo Üzerine’ydi. Sanırım bu kitap çıktı. Fakat doğru çıkmadı. Yarım yamalak çıktı… O kitapla ilgili epey son on yılda yoğun faaliyetleri vardı. Bana göre, O’nun ölümüyle, bu kitap arasında bir ilişki kurulabilir. Kitapta kanımca şunu dile getirmek istiyordu; ‘Apo’yu bizim devletimizin yaklaşımları ortaya çıkardı, besletti, büyüttü.’ Şimdi bunun şöyle doğrudan ilişkisi vardır: Devlet, üç yıl beni Ankara’da kendi özel yöntemleriyle besledi. Artık bu bir yetenek midir, bir yaşam yolu mudur, ne derseniz deyin. Devlet ne dediyse ben evet dedim. Böyle olacaksın dedi, ben öyle olacağım dedim.

    Formül şu; bunu rahatlıkla çekeriz. Ben de şunu söyledim; istediğiniz kadar beni çekebilirsiniz. Hem de hiç ihtiyaç duymadan, belki çok çabalayıp, geliştireceği projeleri bizzat istediği gibi kurabileceğini, benim hazır olduğumu, belki de istediğinden(Kont Gerilla, diğer ismiyle Özel Savaş kastediliyor. BN) daha fazla hazır olduğumu gösterdim. Uğur Mumcu’nun dile getirmek istediği olay bu.” (Abdullah Öcalan’ın MED-TV’de PKK’nin 19’cu kuruluş yıldönümünde yaptığı konuşmadan.)

****

    Son dönemlerde gazete ve televizyonlarda Abdullah Öcalan'ın Ergenekon davasında gizli tanık olarak ifade verip vermediği yoğunca tartışılmakta. Nihayet bu aşamaya gelinmiş olunması, önemli bir yol ayrımını ifade eder. Aşamadır çünkü Öcalan'ın bağlı olduğu karanlık odaklar arasında bir ayrışma yaşanmaktadır. Ergenekon davasında karar aşamasına yaklaşıldıkça, bu ayrışma daha bir kendini göstermeye başlamıştır. Kimileri demeçleriyle, kimileri de katıldıldıkları televizyon programlarında yaptıkları yorumlarla, Öcalan'ın gerçek durumunu kamufle etmeye çalışmakta. Ama nafile; ne tür çarelere başvururlarsa vursunlar, Öcalan'ı temize çıkartmaya güçleri yetmemekte. Böylesi canhıraş çabalar, Kürt halkına karşı ortak oldukları hıyaneti örtbas etme gayretinden öte bir şey değildir. Onları kahreden de budur. Öcalan, yıllardır karanlık güçlerin emrinde bir nefer olarak görev ifa ettiğini açıkça söylemekte. Yani karanlık güçlerin hazırlayıp uygulamaya koyduğu projeleri uygulamakla görevlendirildiğini yıllar öncesinden itiraf etmiştir. 

    Gladyo içinde ayrışmanın ilk işaretleri Yalçın Küçük tarafından verilmişti. Küçük'ün Yurt Gazetesi'inde yayınlanan röportajı bir dönüm noktasıdır. CHP'nin bugünkü yönetimiyle iplerin koparılacağı dillendiriliyor. Nedeni ise, CHP'nin Gladyo'nun savunulmasında kurumsal olarak yetersiz kalması gösteriliyor. Bir anlamda doğrudur. CHP, seçmen kitlesi nezdinde zor durumlara düştüğü için kaçak güreşmek zorunda kalıyor. Verdiği destek yeterli olmuyor. Bu, ister istemez, oluşturulmuş olan cephenin bir kanadının çökmesini getirmekte. Bunun içindir ki CHP, kurumsal olarak cepheden dıştalanmakla tehdit ediliyor.

    Gladyo'nun hem operasyonel kanadı içinde, hem de sivil akıl hocaları veya stratejistler takımı arasında bir ayrışma yaşanmakta. Öcala'nın daha uçaktayken sevinçten dile getirdiklerini anımsarsak, ayrışmanın hangi temelde olduğunu da kavrarız. Musul-Kerkük'cü kanatla Misak-ı Milli ile yetinilmesini savunan kanat arasında ciddi çelişkiler yaşanmakta. Ama her iki kanadın ortak olduğu tek nokta, Kürdü bitirmedir. Öcalan, Türkiye'nin bugünkü sınırlarını Musul ve Kerkük'ü, hatta Halep'i de içine alacak biçimde genişletilmesini savunanlardandır. Yani Yalçın Küçük'ün deyimiyle, 'Musul'un Barzaniden temizlenmesi'ni temel alan eğilimin yanında yer alandır.12 Eylül Faşist cuntası tarafından uzun vadeli hedefler için Kandil'e yerleştirilmesi boşuna değildir. Öcalan'ın yüzer-gezer yatta misafir edilmeye başlandığında, Misak-ı Milli ile yetinilmemesi gerektiği yönünde savunma yapması ve demeçler vermesi, hangi projenin ürünü olduğunu açığa çıkarır. Bu anlamda Öcalan'ın, Özel Savaş'ın operasyonal kanadının adamı olduğu unutulmamalıdır. Aclık grevleri ve bir dizi eylemlerle, neredeyse unutulmaya yüztutmuş Öcalan'ın yeniden önplana çıkarılmak istenmesinin bir nedeni de, Gladyo'nun operasyonel kanadının tek el altında toplanmak istenmesindendir. Yani neredeyse 25-30 sayfa tutan konuşmalarını 'kamuoyuna' aktaracak 'zeki avukatlar'a kavuşmanın gayreti yürütülmekte.

    Öcalan için 'gizli tanık' söylentilerinde gerçeklik payı var mı? Projelerini hiç çekinmeden bu derece açıktan dile getirmiş biri, neden gizlenmeye ihtiyaç duydu acaba? Ergenekon içinde bahsettiğim ikinci kanatla çelişkileri yeni başlamadı, 'her iki taraf da beni kullanıyor' veya 'çekiliyorum' yönlü demeçler vermeye başladığı günden bu yana, aralarında ciddi çelişkiler başladı. Şimdi bu çelişkiler ayrışma noktasına gelmiş bulunmaktadır. Nisan ayından bu yana geliştirilen provakasyonlara büyük umutlar bağlanmıştı. Alınan darbeler sonucu, en önemlisi de halkın sessiz ama derinden aldığı tavır, gelecek için de ümitkâr olmalarının önünü aldı. Halk, Gladyo'ya yönelik operasyonlarla birlikte, nefes alma kanallarının açıldığını fark etti. Açıkcası, cıscıbıldak meydanda kaldılar. Gelinen noktada, aralarındaki çelişkileri saklayamaz oldular.

    Özellikle Balyoz davasında verilen cezalar, Öcalan'ı ve dahil olduğu kanadı epeyce ürkütmüş durumda. Ayrıca hükümetin üzerinde sıkı denetim kurmaya başlamasından bu yana 'stratejiler' geliştiremez olmuştur. Çünkü akıl hocalarına danışmadan bağımsız hareket edememekte. Şu anda  dikte edilenleri kabullenmek zorundadır. 'Federasyon','demokratik ulus','ekolojik ulus', 'demokratik özerklik...'v.b uzayıp giden, daha doğrusu, saymakla bitmeyen 'çözüm' biçimlerini dikkate aldığımızda, akıl hocalarıyla birlikte hareket edemediği dönemde 'yeni üretim' yapmakta zorluklar içine düştüğünü görebiliriz.

        Gelinen bu günkü aşamada, ister sosyalist, ister demokrat, ister liberal olsun, Öcalan'ın ofis-boy'luktan itibaren Kürtkıranlık için yetiştirilmediğini hiç kimse iddia edemez. Evet, açıkça kabul edildiği üzere, Kürd halkını yıkıma uğratmak için geliştirilen bir dizi projelerin ugulayıcıdır. Kürt halkı, tarihinin hiç bir döneminde bu günkü kadar içten bir hainlikle bu derece kırıma uğratılmamıştır. Bugün Kandil ağalarının ve sivil görünümlü uzantılarının hedefinde Kürt halkını her yönüyle bitirme vardır. Bu nedenle, son günlerde İstanbul ve Ankara kulislerinde anlatılan 'gizli tanık' hikayeleri tartışılmalı. Birden bire, hemen hemen hiç kimsenin beklemediği bir biçimde Şemdin Sakık'ın 'gizli tanık'olarak ifade vermesinin deşifre edilmesi, bir başka tanıklığın örtbas edilmesi için olmasın? Sakık ismi etrafında büyük bir gürültü koparılarak, Öcalan'ın veya akıl hocalarından birinin tanıklığı mı örtülenmek istendi? Şemdin Sakık'ın mahkemede ne söylediği önemli değil, önemli olan perde arkasında yürütülen bir operasyunun örtülenmek istenmesidir. Yapılan operasyon bir hayra delalet midir, orasını bilmiyoruz. Silivri'de Mahkeme karar aşamasına yaklaştıkça, Gladyo içinde ayrışma, bölünme de o kadar hızlanmakta. Hangi tarafın ağır basacağını önümüzdeki süreçte göreceğiz. Yaşanan böylesi gelişmeleri, Öcalan'ın yeniden açık artırmaya çıkartılması olarak da tanımlayabiliriz.

 

APOCULUĞUN KÜRTKIRANLIĞI

    Kandil ve bilinen merkezlerce atanmışların dışında aklı selim düşünen hiç kimse, Apoculuğun gördüğü işlevin Kürtkıranlık olduğunu yadsımamaktadır. Apoculuğun Kandil'e yerleştirilmesi, faşist 12 Eylül baskılarının Kürt halkı üzerinde sürekli kılınması içindir. 12 Eylülden günümüze dek Kürt halkının yaşadıklarını gözönünde bulundurma, bunun için yeterlidir.

    Son otuz yıldır bir paradikma oluşturulma çabası verilmekte. Oluşturulmak istenen paradikma, 'ölü seviciliği'dir. Bir başka biçimde ifade edecek olursak, 'kefen seviciliği'dir. Apoculuğun ölen herkesi 'kahraman', 'yüce' v.b. tanımlamalarla göklere çıkarması boşuna değildir. Apocu mantığa göre yaşayan hiçbir insanın değeri yoktur. Hatta canlı hiç bir varlığın değeri yoktur. Hemen hemen tüm kitap ve makaleleri, 'şehit olmuş büyük kahraman...' diye başlarlar, 'yaşayan hainler...' diye son bulur. Oysa bahsettikleri her yüceliğin, ya da ölü methiyelerinin altında bir cücelik, bir korku vardır. Aynı pradikmayı Türkçülük akımında da görebiliriz. Büstleştirilmiş Kemalist anlayış da irdelendiğinde varılacak sonuç aynıdır. Yani Apoculuk, Kemalist madalyonun diğer yüzüdür. Kurulan ittifaklar, dayanışmalar, hatta 'heykel dikeceğiz' çığrışları boşuna değildir. Daha gerilere gidecek olursak; Apoculuk, 'hürriyet için dağa çıkan Enver' le 'bize dokunan yanar', ya da 'bitireni bitirirler' ittifakıdır. Ne ithal malı,ne de çekirdekten yetişme 'Enver'ler' de şimdilik bir sıkıntı olmadığını söyleyebiliriz.

    Yirmi, yirmibeş yıl öncesine gitmeye gerek yok. Bu yılın Yaz ve Sonbahar aylarında PKK'nın eylem biçimlerine bakıldığında, Öcalan aracılığıyla uygulamaya koyulan projelerde halen ısrarlı olunduğu görülecektir. Eyelemler bir yönüyle de PKK-BDP dışındaki Kürt örgütlenmelerine bir meydan okumaydı; 'alan bana ait, başka hiç kimse bu alana giremez' düşüncesini pekiştirmeye yönelikti. Bu nedenle iş makinaları yakıldı, parçalandı, Anaokullarına bombalar atıldı, bir yaşındaki çocuklar bile katledildi. Toplumda korku, panik estirilerek, farklı siyasal güçlerin örgütlenmeleri engellenmek istendi. Esnafa zorla kepenk kapattırma, yine esnaftan haraç toplama, hakim oldukları belediyelerde esnafa kesilen para cezaları v.b uygulamalarla toplumda farklı düşüncelerin önü alınmak istendi. Tüm bunlara parelel olarak, farklı düşünce ve örgütlenmelerin önderleri ve aydınlar ölümle tehdit edildi. Şimdi, 'bize dokunan yanar' söylemiyle ne istendiği daha iyi anlaşılıyor. Bombalanan çocuklar ve hamile kadınlar, yine kurşuna dizilen kadınlardan hareketle ne kadar acımasız olabileceklerini vurguluyorlar. Ama unutmayalaım ki, halka yöneltilmiş her şiddetin, kanlı gösterinin arka planında bir korkaklık ve de  küçülmüş beyinler vardır.

    Bugün Kandil-BDP, Kürt halkının nefes borularını kapatmakta, halkın çıkarlarını dile getireceği her kanalı kapayan tıpa görevi görmektedir. Hizaya dizilmiş tek tip toplum yaratma çabası yürütenlerin kimler olduğunu tekrar tartışmanın bir anlamı yoktur. Er veya geç bu badireler atlatılacak ve Kürt halkı, oluşturduğu kendi gündemi doğrultusunda en akılcı çözümlerini bulacaktır.

02.12.2012

BAKİ KARER

 








KARANLIK DEHLİZLERDE YAZILMIŞ BİR OYUN DAHA SONA ERDİ

 

 

           “(...)Burada bulunan topluluk içinde hiç kimsenin üzerinde istediği gibi tasarufta bulunabileceği kendine has ne bir canı vardır, ne de kendine özgü bir niyeti olabilir. (..)hiç bir militan kendi varlığı üzerinde bir mülkiyet hakkına sahip değildir. Hiç bir militan 'bu can benim canımdır' diyebilecek durumda olamaz, olmamalıdır.Böyle bir tutumda ısrar eden kişide mülkiyet duyguları gelişiyor demektir.” (Serxwebûn sayı, 65, s.13)

 

****

    Son 8-9 aydır tarihin en çirkef oyunları sergilenmekte. Bir süre daha bu çirkef oyunların sergilenmesine şahit olacağız. Gelişmelerin seyri onu gösteriyor. Tema, sahne dekorları ve oyuncular yine aynı olacak. Bıkmadan usanmadan, daha doğrusu zorla, çapulçulukla daha fazla gelir elde etmenin gayretini bir süre daha sürdürecekler. Oyun, her zaman aşina olduğumuz oyun, oyuncular da, hep tanıdık oyuncular olacak. Dekoru ise hiç tartışmaya gerek yok; kan ve cesetten ibaret olmayan bir dekor zaten kabul görmemekte. Bu nedenle gösterime sunulacak yeni sahne oyunları üzerinde durmaya pek gerek yok. Çünkü geçmişte oynanaların tekrarı olacaktır.

    Ama  henüz biten sahneyi biraz irdelemekte yarar var. Biten sahne, yani açlık grevleri. Açlık grevleri neden, ne uğruna başlatıldı, niçin sona erdirildi, bilen var mı? Şimdi belki de onlarca, yüzlerce insan şu veya bu oranda sakat kalacak. Sakat kalacak bu insanlara, bu insanların ailelerine, eş ve dostlarına gelecekte kim, ne yanıt verecek? Bir hiç uğruna bunca Kürt gencinin geleceğini ipotek altına alan kimlerdir? Meclisten gelecek maaşlar için ruhunu karanlığa satanları, Kürt halkı iyi tanımalıdır. Sadece tanımakla kalmamalı, hesab sormalıdır. Ölüme yatmış olan gençler hastalıkla boğuşurken, bu baylar, Mecliste yumuşak koltuklarına gömülerek, otomobillerinde seyehat ederek, dublex dairelerinde şaraplarını yudumlayarak bir sonraki ayın kazançı üzerine kafa yoracaklar.

   Bunca insanı ölüme yatırmanın, yine binlerce insanın bile bile dağlarda ölüme sürülmesinin tek nedeni, İstanbul'da bir avuç elitin rahatlığı içindir. Kürt halkının iç dinamikleri parçalanmakta, dili, tarihi, kültürü iç hainler aracılığıyla bitirilmeye çalışılmakta. Bir halk, iki Küçük'le bir general akrabasının başrol oynadığı karanlık güçlerce yok edilmeye çalışılıyor. Kürt halkını yoketmeye yönelik projeler 'Kürdüm' diyenlere uygulatılmaktadır. Ne tesadüftür ki, geçmişte de Hamidiye Alayları'nın kurulmasına üç kişi öncülük yapmıştı.

    Aclık grevleri daha başından itibaren bir Gladyo operasyonudur. Öcalan, uzun süreden bu yana kendini büyüten güçlerle birlikte projeler geliştirmekten alıkonulmuştu. Daha doğrusu, Gladyo'cu efendileriyle ortak hareket etmekten men edilmişti. Bu durum ister istemez Kandil-BDP tabanında giderek etkisinin azalmasını getirmişti. Aclık grevleriyle birlikte Öcalan, tekrar sahneye çıkarılmak istenmiştir. Yani Kürt halkına zoraki 'önder' empoze edilmektedir. Bu politika, Gladyo politikasıdır. İç politikada ortaya çıkan gelişmeler de dikkate alınarak, Ortadoğu'nun bugünkü konjektöründe, Öcalan vasıtasıyla Kandil-BDP yan cepte tutulmak istenmekte. Kandil ve BDP'nin olmadığı bir siyasal ortamda ortaya çıkabilecek yeni dengelerin hiçte çıkarlarına hizmet etmeyeceği bilinmekte. Bir de bu nedenledir ki, ölüm orucları bir operasyondu. Büstçü Kemalislerle içiçe geçmiş Kandil-BDP,yani son tahlilde bir erkgenekon operasyonudur.

     Hükümetin, Ergenekon operasyonlarını, Fırat'ın ötesine taşıma niyeti olmadığı bilinmekte. Yalçın Küçük'ün birdenbire 'iç savaş' çağrısı yapması boşuna değildi. Kürt, Kürdistan denildiğinde, içlerindeki tüm kinlerini kusan malum bu büstçü Kemalistler, neden bu kadar aclık gerevlerinin savunuculuğunu yaptı acaba? 'Tüm hapishaneleri Tahrir'e çevirdik' diye övünç duymaları nedendir? Tahrir'de bir kaç saatin içinde 30 yıllık bir diktatörlüğün yıkıldığı biliniyor. Bu söylem halkla dalga geçmektir. Bu tavır bir halkı aşağılamadır. Kürt halkı bu aşağılanmayı kabul edemez, etmeyecektir de. Kürt halkı, bölüşümcü olmayan Kemalist siyasetin kurbanı olmayacaktır.    

    'Ölüm orucu' eylemiyle varılmak istenen bir başka hedef daha vardır. Bilindiği üzere Ortadoğu tarihinin en sancılı dönemini yaşamakta. Bölgesel çatışmaların göbeğinde yer alan ülkelerden biri de, Irak'tır. Irak'ta meshepsel ve etnik çatışmaların boy gösterme olsalığı yüksektir. Gladyo, Öcalan'ı meşrulaştırma temelinde Kandil ve BDP'yi kontrol altında tutmaya, günümüz koşullarında daha fazla ihtiyaç duymakta. Böylece Federal Kürt Yönetimi üzerinde provakasyonlar geliştirmeyi, Batı Kürdistan'da Esad iktidarıyla işbirliği içinde denetim kurmayı amaçlamaktadırlar. Aslında geçmişte, yani 90'lı yıllarda KDP'ye kaşı oynanan oyunların bir benzeri de bu gün Kamışlı ve civarında oynanmaktadır. Kandil yönetiminin dayandığı karanlık güçler, bu bölgelerde geliştirecekleri provakasyonlardan alacakları güçle, içte yürüttükleri iktidar kavgalarında ileri mevziler kazanacaklarını düşünmekteler.

    Ölüm orucu çok ciddi bir eylemdir. Hiç bir zaman rastgele başvurulacak bir eylem biçimi olamaz. Kaldı ki, içinde bulunduğumuz koşullarda, merkezine insanı koymayan, insan yaşamını önemsemeyen her eylem biçimi, her şeyden önce insani değildir. Bunun bilinmiyor olması mümkün değil. Ayrıca böylesi ciddi eylemlere başvurmak için ülke içi dengelerin ve uluslararası konjektörün elverişlilik düzeylerinin hesaplanması gerekir. Yine ileri sürülecek taleplerin halkta ne oranda yankı bulacağı gözardı edilemez. Eğer tüm bunlar hesaba katılmaksızın körü körüne ölüm orucuna başvuruluyorsa, ortada apaçık bir art niyet vardır. Kandil ve BDP yönetiminin 'Öcalan'a özgürlük' talebini ileri sürerek Kürt gençlerini ölüme yatırması, aslında gençleri kovboy olarak kullanmasından başka bir şey değildir. Perde arkası gerçekler oynanan böylesi senaryolarla örtbas edilemez.

    Ama ne yapmak isterlerse istesinler, hedeflerine ulaşamayacakları gün gibi aşikârdır.

 

19.11.2012

BAKİ KARER


 

  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 





 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


 

 

 




 

 

 

 



 

 
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GEZİ PARKI OLAYLARI
 
    Gezi Parkı'nda yapılmak istenen düzenlemelere karşı yapılan protestolar, kısa bir süre sonra yön değiştirmeye başladı. Ağaçların kesilmesine karşı başlatılan eylemlere, baştan masum ve gerçekten doğayı düşünen belli bir çevre katılıyordu. Polisin böylesi bir eyleme, protestoya karşı panik içinde sert müdahale etmesi ise haksızdı. Ama bir süre sonra protestoları 'fırsata' çevirmek isteyenler, ortalığı karıştırmaya başladı. Gezi Parkı'nı 12 Eylül öncesi Siverek'e dönüştürmenin gayreti içine girdiler. Her on yılda bir yaşamayı neredeyse alışkanlık hale getirdiğimiz darbeler öncesi provokasyonlar sergilenmeye başlandı. Ortalığı, yıkan, halkın arabasını yakan, esnafa zorla kepenk kapattıran zorbalar, darbecilik oynamaya kalkıştılar. Bu kesimlerin AKP iktidarına karşı sandıkta başarı elde edemedikleri ve bu gidişle de başarılı sonuçlar alamayacakları bilinmekte. Özgür seçimlerle sandıkta elde edemeyeceklerini sokaktan medet umarak elde etmeye yöneldiler. 
Halk, yürütülen kavganın iktidar mücadelesi ile bir alakasının olmadığını anında kavradı; 12 Eylül öncesi yaşananlar anımsandı ve tepki duydu. Özellikle Avrupa Parlamentosu'nun aldığı karardan sonra, yığınlar arasında tepki, tam anlamıyla zirveye ulaştı. Yaşanan darbecilik oyunlarında emperyalist güçlerin desteği yüksek dille tartışılır hale geldi. Halkın doğal tepkisi sonucu koyduğu teşhisin doğruluğu tartışma götürmez. Gerçekten de İstanbul eliti Gezi Parkı'nda yapılmak istenen düzenlemeleri bahane ederek emperyalist güçlerle ittifak halinde sokak darbeciliğine kalkıştı. Giderek sıkışan İstanbul burjuvazisinin bir kısmı katma değer yaratarak gelişme, güçlenme yerine faizler ve ithal ikameli, yani üretmeden, devlete dayanarak yaşamak istediğini ilan etti. Gezi Parkı olaylarının perde arkasında yatan esas nedenlerden biri de budur. Bunların dış destekçileri de Almanya başta olmak üzere Amerika ve İngiltere'dir. Türkiye'den yurtdışına gönderilen 'Demokratikleşme' mektuplarının ilk önce hangi başkentlere postalandığı artık bir sır değildir. Hiç kimse, yaşanan son olaylarda emperyalist güçlerle ittifak halinde hareket edilmediğini iddia edemez. 15-16 yaşındaki çocuklar ve gençler Kandilvari meydanlara itiklenmiştir. Bu eylemlere öncülük yapanların akrabalarından kaşı yaralanan, tutuklananlar var mı? Hayır, bir tane bile yok. Ama çocuklar öne sürülmüştür, kullanılmıştır. Kim için ve ne için? Türkiye'de halk tüm bunları sağduyu ile değerlendirecek güçtedir.  
Artık açıkça tartışmanın zamanı gelmiştir. Emperyalist güçler, kısa ve uzun vadeli hedefleri için Türkiye ölçeğinde kendine sadık bir taban yaratma gayreti içindedir. Bunun için Soroz ve ekibine görev verilmiştir. Türkiye'de emperyalist güçlere kitle tabanı sağlama gayreti içinde olanlar, tasfiye edilmekte olan geçmişin derin devlet güçleridir. Bu alandaki girişimler, özellikle PKK'ye silah bıraktırma çabalarının yoğunlaşmasından bu yana hız kazanmıştır. PKK'nin denklemden çıkartılma olasılığını gördükleri andan itibaren, hükümetin Suriye politikası bahane edilerek yeni alternatifler devreye konulmak istendi. 30 yıldır bilinçlice devam ettirilen çatışmaların getirilerinden mahrum olmak istemiyorlar. Hatay'da bilinen provokasyonlar, giderek sokakta patlatılan bombalarla katliamlara dönüştürüldü. Böylece kitlelerde infial yaratılarak hükümete karşı ülke genelinde ayaklanmalar yaratılmak istendi. Ama başarılı olamadılar. Şimdi Gezi Parkı bahane edilerek sokakta darbe girişimlerine ağırlık verildi. Bu siyasal yönelime ekonomik kriz çıkarma çabaları da eklenmiş durumda. Bu noktayı biraz daha açmada yarar var. 
Niçin ekonomik kriz çıkartılmak istenmekte? Belli başlıcalarını ele almada yarar var. İstanbul burjuvazisinin bir kısmı, pastayı Anadolu'da yükselmekte olan burjuvazi ile bölüşmek istememekte; her alanda eskiden olduğu gibi tam bir hakimiyet istemekte. Yine bu kesim, geçmişte olduğu gibi uluslararası tekellerin servis büroları olarak kalmayı tercih etmekteler. Çatışmasız bir ortamda katma değer yaratmadan uzun süreli büyümelerinin mümkün olmayacağını çok iyi biliyorlar. Çünkü çatışmasız ortamın serbest rekabeti olabildiğince kızıştıracağı bilinmekte. Ayrıca bu iktidar koşullarında devlet ihalelerinden yeterince pay alamadıklarını düşünmekteler. Bu kesimin özellikle Avrupa firmalarıyla kurdukları ortaklıklar dikkate alınırsa, tablo daha da belirginleşir 
Hükümetin izlediği ekonomi politikayı herkesin eleştirme hakkı vardır. Toplumun her kesimi izlenen ekonomi politikaya aynı pencereden bakmak zorunda değildir. Ama bu doğruları inkâr etme anlamı taşımaz. Türkiye'de muhalefet, sadece yanlışları dile getirme veya yapılan her işi ister doğru, isterse yanlış olsun yadsımayla özdeş anlaşılmaktadır. Muhalefet etme ve iktidar olma, hemen her zaman ötekileştirmenin bir aracı olarak kullanılmıştır bizde. Dolayısıyla, demokratik ilkelerin yerleşik hale gelmesinin önüne geçilmiştir.  
Bugün hükümetin ekonomik ve siyasal alanlarda kaydettiği başarılar inkâr edilemez. Özellikle bazı alanlarda yapılan yatırımlar uluslararası tekellerin hiç de hoşuna gitmemekte ve bu durumdan çok rahatsızlar. Türkiye'nin hangi alanlara nasıl ve ne kadar yatırım yapacağına karar verme alışkanlıklarını bir tarafa bırakmak istemiyorlar.  AKP iktidarı döneminde İMF'ye borçlar ödenmiş, paradan bol sıfırlar atılmış, yani paraya değer kazandırılmış, faizler önemli ölçüde aşağıya çekilmiş, bütçenin sürekli açık vermesine son verilmiş, toplumda önemli ölçüde zenginlik yaratılmıştır. Bunlar ve benzeri alanlarda kaydedilen önemli başarılar söz konusu edildiğinde cari açık ön plana çıkarılmakta.  Elbette tartışılması gereken bir konu. Ama bir çok yönleriyle tartışılmalı; cari açık daha çok hükümetin kamu harcamalarından ve yatırımlarından mı, yoksa özel sektörün harcamalarından mı kaynaklanmakta? Aynı biçimde, özel sektörün sıcak para politikasındaki payı da tartışılmalı.  
Siyasal alanda ise, henüz yeterli olmamasına karşı önemli ölçüde demokratikleşmenin önü açılmıştır. Derin devletin büyük oranda tasfiye edilmesi, askeri vesayetin kaldırılması başlı başına önemlidir. 'Kemal'in askeriyim' diyenler ya da 'Kemal'in askerleri'ni gözlerinden öpenler, bunları yapabilir miydi? Buna verilecek yanıt, kesinlikle hayır. Kendini postala düğümlemiş olanların demokrasiyle bir ilgileri olamaz.  
Son olaylarla birlikte, demokrasi üzerine yapılan tartışmalar yanıltıcı bir zemine taşınmaya başlamıştır. Basının bir bölümü birden bire demokrasiyi ve özgürlükleri hatırlar hale geldi. Ellisinden, atmışından sonra 'solcu', 'sosyal demokrat' olanların sayısı epeyce kabarıklaştı.Piyasada yer bulamayıp rahatı bozulanlardan da epeyce 'sanatçı' türemeye başladı; performanscılar, düzenleyiciler... Hemen hepsi de Aşîran-Zemzeme makamından başka bir makam bilmiyor. Bunlar da demokrasi sorununu tartışmaya başladı. Aydın geçinen bu takımı, Antepte çocuklar havaya uçurulken, Siirt'te bayanlar kurşuna dizilirken, ya da tersanelerde sigortasız çalıştırılan işçiler can verirken hiç meydanlarda görmedik. Acaba neredeydiler? Daha gelişkin bir demokrasinin nasıl inşa edilmesini mi tartışıyorlar, yoksa  postalizmi mi tartışıyorlar pek haberleri yok.
Sokak darbecileri 'sandık demokrasi değildir' diyerek sadece laf kalabalığı yapıyor. Tartışmalar Şam'da ya da bir dönemlerin Bağdat'ında yapılmıyor. Tartışmalar İstanbul'un göbeğinde yapılıyor. Buradan da anlaşılıyor ki, böylesi bir tartışmayı yapanlar halen 1940'larda kalmışlar; günümüz Türkiye'sinde açık oy, gizli sayımın geçerli olmadığını bilmeleri gerekir. Bu nedenle salt sandığın rolü tartışılmıyor, tersine özgür seçimler sonucu sandıktan ortaya çıkmış iktidarın meşru olmayan yollarla yıkılmaya çalışılması tartışılıyor. Toplumda kafa kargaşalığı yaratılmak isteniyor. Tartışma, her özür seçimin halkın tüm kesimlerinin mecliste temsil hakkı elde etmesini sağlayıp sağlamadığı yönünde yapılsa, o zaman sorun farklı bir zeminde ele alınır. Ama böyle yapılmıyor. 'Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı meşru değildir, yıkılmalıdır' deniyor. AKP iktidarı meşru değilse, Cumhuriyet Halk Partisi ve diğer partilerin meclisteki varlığı da meşru değildir. Diğer bir sorun, kapsayıcılık. İktidar kapsayıcı değilse, sokaklara yön vermek isteyen CHP kapsayıcı mı? İkna Odaları henüz unutulmuş değil. CHP'nin sokaklarda estirilen teröre karşı çıkan herkesi İslamcılıkla, fanatikle suçlaması, nasıl oluyor da kapsayıcılık oluyor?  Kısacası, 'sandık her şey değildir' tartışmasının arka planında toplum mühendisliğine devam etme arzusu vardır.
Bir avuç elitin öncülüğünde yapılan kalkışma girişimleri 'devrim' olarak nitelendirilmekte. Ve her seferinde 27 Mayıs'a vurgu yapılmakta; en pervasız bir biçimde 'Zamanı geldiğinde o da olur' denilmekte.  27 Mayıs'ı uzun yıllar övünç kaynağı haline getiren CHP, her yıldönümünde bolca kutladı, kutsadı. Bizler de 27 Mayıs'ın hep havucuna bakar olduk, arkadan vurulan sopaları umursamadık. Peki, 27 Mayıs'tan sonra ne oldu? Türkiye tam anlamıyla köle ticaretinin pazarı haline geldi; Avrupa'ya, dünyanın dört bir köşesine Anadolu'nun insanları para karşılığı satıldı, yani pazarlandı. Türkiye'den Avrupa'ya gelme bir utanç kaynağı oldu. Üstelik uzun yıllar bu insanlara sahip çıkılmadı; inkâr edildiler, kaderleriyle baş başa bırakıldılar. Avrupa'ya köle olarak pazarlanan halk, yıllar boyu kendi konsolosluklarında bile aşağılayıcı muameleye tabi tutuldu; görevlilerle on santimetrelik demir kafeslerin önünde bürokratik işlemlerini yapmaya mecbur bırakıldı. Vesayet rejiminin sona erdirilmesiyle birlikte biçok alanda değişişimin yaşandığına herkes şahittir. Geçmişi düşündüğümüzde, bunlar, önemli ileri adımlardır. Şimdi CHP'nin öncülük yaptığı sokak darbesi girişimlerinden sonuç alınsaydı, durum, 27 Mayıs darbesi sonrası yaşananlardan farklı olmayacaktı.  
Herkeste biliyor ki, Gezi Parkı bahanesiyle başlatılan eylemler, demokrasinin daha da gelişip güçlenmesinde rol oynayacak nitelikte değil; halktan kopuk, belli bir zümrenin sarsılan çıkarlarını dile getiren eylemlerdir. İktidarı demokrasi ve özgürlükler konusunda daha ileri adımlar attırmaya zorlamadan uzaktır. Protestolar, toplumun çoğunluğunun istemlerini, çıkarlarını ifade edecek hedeflere ulaşma uğruna yapılır. Ama gördük ki, bırakın en geniş yığınların çıkarlarının ifade edilmesi, sokakta boy gösterenlerin bile ortak ilkeler etrafında hareket edemediği ortaya çıkmıştır. Bu nedenledir ki, giderek esnafa, mahalle halkına, genelde halka karşı şiddete yönelmişlerdir. Eylemler giderek ünlenmek isteyenlerin TV ekranlarında görünme yarışına dönüşmüştür. Polisin böylesi bir topluluğa karşı ikide bir gaz bombası atma yerine, seyirci olarak kalması daha uygun olurdu. Ne asgari ücretle çalışmak zorunda olanlar, ne de fındık, pamuk, buğday, çay, zeytin v.b üreticileri Gezi Park'ında dile getirilen hiç bir şeyde ortak bir payda bulamadı. Baş slogan, 'Erdoğan istifa!'  Neden? Sivil bir anayasa yapılmasını dillendiremediler bile. Nasıl bir demokratik muhalefet yürütmedir ki, cunta anayasasına sahip çıkılıyor, halkın ekonomik ve demokratik taleplerinden uzak duruluyor? 
Ama herkes de biliyor ki, mesele başka. Sorunun bir yanı 2014 ve 2015'de devletin zirvesinde ortaya çıkabilecek muhtemel değişiklerle ilgilidir.Fakat sorunun esas kaynağı 2023'dür. Bugün için beklenilmeyen çok  ciddi gelişmeler, ortaya çıkmadığı sürece, AKP'nin 2023'ce kadar iktidarda kalma şansı yüksektir. Tayyip Erdoğan'nın Cumhurbaşkanı olması, AKP'nin bir süre sonra ANAP'ın durumuna düşme ihtimalini ortaya çıkartıp çıkartmayacağı ayrı bir tartışma konusu. Kendini 'Ulusalcı' olarak tanımlayan güçlerin esas hedefi, AKP'li 2023'ün önünü ne pahasına olursa olsun kesmeye çalışmadır. Beklemedikleri bir anda silahların susturulmasının önüne, bir de bu neden dolayı geçilmek istenmektedir. 
AKP bilinen muhafazakar partilerinden bir farkı yok. İktidara geldiği andan itibaren neo-liberal politikaları uygulamıştır ve bu politikasından taviz vereceğini sanmıyorum. Son on yıllık süreçte sosyal yapı çok ciddi değişikliğe uğradı. 70-80'li yılların, hatta 90'lı yılların varoşlarında yeni bir orta sınıf yaygınlaşıyor. Genelde orta sınıfın zenginleşmesi devam etmekte. Kırla kent arasında geçmişin farklılığı neredeyse ortadan kalkmak üzere. Hatta bir çok bölgede zengin ve orta sınıf, köylerde yaşamayı tercih eder hale gelmiştir. Pohpohlanan kutuplaştırma girişimlerinin sokaklarda çatışmaya dönüşmesini engelleyen de esas olarak bu durumdur. Neo-liberal politikayı eleştirirsin veya eleştirmesin, ama her kesim de bu gerçeği, değişimi görmek zorundadır. Türkiye koşullarında da işçinin 'zincirinden' başka kaybedeceği çok şey vardır artık. Bugün bir daire ve araba sahibi olmak, hemen her kesim için çok doğal hale gelmiştir. Geçmişe ait olan bir nevi kast sistemi kırılmıştır. Boğaz'a karşı dikilip şarap ve rakı şişelerini çocukların gözleri önünde laklak yapanların modernlik adına sergilediği ilkel tepki, esas bu yönde seyreden toplumsal gelişmeye karşıdır. Bu anlamda Gezi Parkı eylemleri, gelecekte demokrasinin daha da geliştirilmesi için çıkış noktası olarak alınması söz konusu olmayacaktır. Çünkü sosyal patlamanın değil, zorlamanın ürünüdür.
Elbette daha gelişmiş bir demokrasiye ihtiyacımız var, bunu kimse inkâr edemez. AKP iktidarı tolumun gelişmesi önünde tıkaç rolü oynayanları temizleme girişimlerine paralel olarak ekonomik ve sosyal alanlarda ilerleme sağlanmasına neden olmuştur. Demokratikleşme sürecinde geriye adım atması, diğer alanlarda da duraganlaşmayı getireceğinin bilincinde olması gerekir. İktidara geldiğinde 10-15 yaşında olan nesil, bugün yaşama atılmak üzeredir. Bu nesil, geçmişe oranla daha özgür ve daha elverişli ekonomik ortamda yetişmiştir. Önümüzdeki süreçte hem bu neslin, hem de toplumun genelinin demokrasi ve özgürlük taleplerine olumlu yönde yanıt vermek durumundadır. Beklenilen bu yanıtı veremediği noktada tıkanacaktır ve geriye düşüş başlayacaktır. Toplum katmanlarından gelecek tepkiyi göğüslemenin tek aracı, demokrasi ve özgürlüklerin geliştirilmesidir. Bu yönde atılacak adımlar, aynı zamanda AKP'nin kurumlaşmasını ve muhafazakar bir parti olarak kalıcılığını sağlayacaktır.
Peki, CHP'nin durumu ne olacak? Şu anda çok parçalı haliyle ayağı yanmış kedi gibi ortalıkta dolaşmakta; nereye ne zaman toslayacağı belli değil. Tarihinin en başarısız dönemini yaşadığını söyleyebiliriz; on, bilemediniz elli kişilik gurup oluşumlarından medet umar hale gelmiştir. Örneğin CHP'nin Sanayileşme politikası nedir, kalkınmakta olan ülkelerin yapısal sorunu olan cari açığı sıfırlayacak bir çözüm bulmuş mudur? Teknolojik alanda hangi atılımlar yapacak, ekonomiyi ayakta tutacak aramallar üretimine yönelik bir politikası var mı? Yine, köylüyü göçe zorlamayacak tarım ve hayvancılık politikası nedir. Tüm bunlar ve benzeri sorulara kaynak göstererek yanıt bulmak zorunda? Yuvarlak cümleler böylesi sorunları çözmeye yetmez. Gelişmiş bir demokrasiye kavuşmak için siyasal alanda ne tür adımlar atacak? Sivil bir anayasa yapılmasının önünde engel olmaya devam edecek mi, etmeyecek mi? CHP, karanlık labirentlerde dolaşmaya son vermediği sürece, bu sorunlara çözüm getirecek ciddi proğramlar geliştiremez.  
Oynanan oyunların son bulacağını pek sanmıyorum. Önümüzdeki süreçte de halkın somut talepleriyle ilgisi olmayan en sıradan konuları gündemleştirerek provokasyonlara başvurulacaktır. Bazı aktörleri tekrar devreye sokmanın gayretleri verilmekte. Özellikle Ortadoğu'da baş gösteren olayların Türkiye'ye olası yansımalarını fırsat olarak değerlendirecekler. Bilindiği üzere Mısır'da Mursi iktidarı darbeyle devrildi. İçte Baascılar emperyalist güçlerle ittifak halinde darbe yaptı. Emperyalist güçler, 19 yy. başından itibaren egemenliklerini devam ettirebilmenin bir aracı olarak gördüğü argümanları, darbeye gerekçe olarak kullandı. Aslında darbenin altında yatan esas neden, İsrail'in güvenliği ve Ortadoğu'daki çıkarlarıdır. Mısır halkının demokrasi denemesi yarıda kesildi. Mısırda demokratik yollarla iktidar değişimi başarılı olsaydı, Bölge'deki krallıklar ve emirlikler tehlikeye girecekti. Nitekim yapılan darbeyi ilk alkışlayanlar da bunlar oldu.
Mısır'daki darbe bir gerçeği daha doğrulamış oldu; globalist dönemde başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere, Avrupa Birliği'nin askeri darbeleri desteklemeyeceği tezinin bir yutturmacadan ibaret olduğu ispatlanmış oldu. Her zaman söyledim, ABD ve AB için önemli olan demokrasi değil, çıkarlardır. Mısır, özellikle Avrupa Birliği için tam anlamıyla çukura batma olmuştur. Nihayet gerçek yüzünü, yani demokrasi değil, sömürgeci yanını ön plana çıkarmıştır. Bundan sonra Avrupa Birliği,  kimseye demokrasi dersi veremez.
Türkiye'nin tek başına kalmasına rağmen, darbeye karşı çıkması doğrudur. Düzenlenen ve düzenlenecek olan tüm protestolara rağmen, Mursi'nin koltuğuna yeniden dönmesine müsaade edilme olasılığı çok düşüktür. Belki cumhurbaşkanlığı seçimleri planlanandan daha önce yapılır.
Mısır'daki darbe Türkiye'nin Ortadoğu'da oynamak istediği rolün de önünü kesmiştir. Böylece Türkiye, Suriye külfetini tek başına omuzlamayla karşı karşıya bırakılmıştır. Mısır üzerinden siyasal kazanç elde eden Suudi Arabistan ve Katar, Esad sonrası Suriyede şekillendirilecek iktidar biçiminde etkili olma iddialarından geri duracaklardır. Türkiye'nin bu koşullarda, Ortadoğu'da yeni dengeler kurmada oldukça zorlanacağı ortadadır. 
***
Gezi Parkı bahanesiyle yapılan denemenin başarısızlıkla sonuçlanması, yeni bir takım kargaşalıkların ortaya çıkartılmayacağı anlamına gelmemektedir. Önümüzdeki dönemde PKK'yı denklem içine çekmek için gayret gösterilecektir. Bu konuda özellikle BDP içindeki bazı odaklar harekete geçirilmiştir. En uyduruk bahaneler ortaya atılarak sunni sokak çatışmalarının hesabları yapılmakta. Bu dönemde daha çok BDP içinde Öcalan merkezli söylem geliştirenlere dikkat edilmeli. Silahların susmasıyla birlikte uğradıkları kayıpları bir biçimde telafi etmenin yolları arandığını herkes biliyor. İnsanları kaçırmalar, orada burada hiç nedensiz gösterilerin düzenlenmesi, karanlık güçlerin PKK'yı denklemin içine yeniden sokma gayretleridir. Özellikle Cizre'de sıkça düzenlenen provokasyonların arka planında, silah kaçakçılığı ve esrar-eroin ticaretini elinden çıkarmak istemeyen güçler yatmaktadır. Ekilen Kenevir tarlalarını bilmeyen mi vardı? Cizre'de ortaya çıkan, zaman zaman da Diyarbakır'a davet edilen puşulu gençler kullanılarak, Kenevir tarlalarının hiç olmazsa üçte ikisi korunmak isteniyor.Bu zehrin imhasında daha ileri gidilememesinin nedenleri bir kez daha sorgulanmalı. Mesela Kenevir imhasınn Beytüşşebap'a, Şırnak'a, dağlık arazilere kaydırılmasının önünde ne tür engellerin olduğunu herkes bilmek istiyor.
 Dikkat edilirse silahların susmasından bu yana BDP'li belediyeler halktan, esnaftan haraç toplamada daha bir pervasızlaşmıştır. Silahların konuşmadığı ortam, BDP'li belediyeler için turnosoldur; içinde bulundukları çirkeflikler tek tek açığa çıkmakta. Siirt Belediyesi'inde  ortaya çıkan fuhuş ilişkileri sadece bir örnektir. Halktan alınan rüşvetlerin ve 'aidat' adı altında toplanan haraçların fuhuştan hiç bir farkı yoktur. Yıllardır döndüren bu çark, sadece Kandil-BDP ile sınırlı olduğunu kimse iddia edemez. Hatırlanmalı; İstanbul eliti darbeye davetiye çıkaracağı zamanlar, 'Ordu içinde genç subaylar rahatsız' diye sürmanşetten başlıklar attırırlardı. O taraftan ümidi kestikleri için şimdilerde, 'genç PKK'lılar rahatsız' diye başlıklar attırmaya başladılar. Atılan bu başlıklar, Cizre'deki olayların arka planını anlamaya yeterlidir sanıyorum.
 Son dönemlerde Kandil-BDP cenahından, Hükümet şunu yapsın, bunu yapsın, yoksa süreç biter yönlü açıklamaları sıkça duyar olduk. Demek istiyorlar ki, silah kullanırız, şiddet ve terör estiririz. Böylesi tahditvari söylemlere kimsenin aldırış edeceğini sanmıyorum. Yüzde iki, en fazla ikibuçukluk oy oranıyla tüm bir toplum esaret altına alınmak isteniyor. İnkâr etmelerine gerek yok, Siirt belediyesinde ortaya çıkan rezillik, otuz yıldır sürdürülen şiddet politikasının vardığı noktayı yeterince ifade etmektedir.
Kandil'de yapılan yönetim değişikliğin bir anlamı yoktur. Sadece Ortadoğu denklemleri içinde bir süre daha tahtaravalli oynanacağına işaret etmektedir. Karayılan'la oynanan gölge oyunu sona erdi. KCK'da yapılan değişiklikle devlet otoritesine dayanarak, Kürt halkı üzerinde egemenlik kurma hesapları yapılmak istenmekte. Yedek polis gücü olma istemlerini saklamamaları bu nedenledir. Yönetimde yapılan değişiklikle manevra alanlarını genişletiklerine inanmaktalar. Oysa bu değişiklik içlerinde tıkanmayı ifade eder; seçeneklerin tükenme noktasına geldiğinin göstergesidir. Oynunu son perdesine yaklaşılmıştır; yüzer-gezer yatla günlük ilişkiye daha bir muhtaç hale gelinecektir. Ama bu arada 'süreci kavramayanlar' sessiz sedasız taşaltı yapılacak. Önümüzdeki süreçte Kandil'in içte yapacağı operasyonları gölgelemek için, BDP sudan bahanelerle 'protesto' adı altında gösteriler düzenlerse, hiç şaşmamak gerekir. Bu arada basının önemli bir kanadı, düzenlenecek miting ve yürüyüşleri mümkün olduğunca pohpohlamaya çalışacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu arada bazıları Kandil'e sefer yapmak için can atacak. Karayılan'ın yerine, Cemil Bayık'ı popüler yapmanın çareleri aranacaktır. Bu arada ergenekoncu takım, Şam'ın da desteğini alarak Kandil-BDP-PYD hattını eskiden olduğu gibi kullanma arayışlarına hız verecektir. Ama silahı bir araç olarak kullanmaya yönelik her teşebbüs, başarısızlıkla sonuçlanacaktır.
 
Baki Karer
21.7.2013
 
 
 

KORKMAYIN, ŞİMDİ KORKMANIN ZAMANI DEĞİLDİR

    Ayvazın biri birkaç gün önce bazı gazetelerde yayınlanan bir röportajında iç savaşa çağrı yaparak herkese meydan okuyor. 'Korkun' diyor. Yani 'biz geliyoruz, çok kan akıtatacağız, yeneceğiz' diyor. Belli ki, çok sinirli, kahyalıktan men edilişini, daha doğrusu aldığı yenilgiyi hiç hazmedememiş. Öylesine sinirli ki, destek aldığı bazı ev hizmetçilerini bile azarlıyor. Cehepe'yle kurulan cepheyi bozuyor. Peki, siperde ittifakı bozup, vuruşma meydanından arkasına bakmadan kaçanların tarihin her döneminde korkak olarak nitelendirildiğini bilmiyor mu? Elbette biliyor. İşine son verilmiş, bir kuytuda malum geleceğini bekleyen bu ayvazı korkutan ne oldu? Bu zatın avurnalar gibi sesler çıkarmasına neden olan çok ciddi gelişmeler olmuş ki, hörgüçlerini paralarcasına toprağa sürtmekte.

    Bu bay, profesörlük, hayran olduğu dille hitap edersek, professeur ünvanına güvenerek Osmanlı ve Cumhuriyet tarihinden örnekler vererek, birlikte hareket ettiği cephenin darma dağın olduğunu bile bile zafer elde edeceğini iddia ediyor. Yenilginin verdiği kızgınlığı saklamaya çalışarak, zaman zaman da rüzgara karşı durmaya çalışan Gelincik edasıyla masumiyet taslıyor. Ama hangi kılıfa bürünürse bürünsün, kaybetmiş taraf olduğu bir gerçektir.

    Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde ortaya çıkmış bazı olayları aferist bir tutumla değerlendirmeye çalışmakta. kendini ve kendisi gibi düşünenleri, olmaması gereken bir zemin üzerinde değerlendirmeye tabii tutmakta. Daha doğrusu, tarihi gelişmeleri tersyüz etmekte. Çünkü özentili biri; öğretmenine yaraşır bir öğrenci olma çabasından ziyade, öğretmenini aşma özentisi içinde kıvranan biri. Attığı çiziklere bakılırsa, ömrü kendini bu yönde ispat çabasıyla geçmiş. Öğretmeni tarih üzerine beş cilt mi yazmış, o da illa beş cilt yazacak; sırf 'ben de beş cilt yazdım' diyebilmek için. Varsayımlar üzerine yazmış olması hiç önemli değil. Onun için önemli olan, Don Kişot olarak adlandırılması. Don Kişotluğu onum olarak görür her zaman.

     Bilinen bu özelliklerine karşın, tarihi değerlendiriken yaptığı en önemli hata, kendini ve ekibini olmaması, daha doğrusu yer almadığı ve hiç bir zamanda alamayacağı tarafa koyarak değerlendirmeye tabii tutmasıdır. Oysa Eşkinci değil, Yeniçeri'dir. Yani esnaflaşmış, giderek çeteleşmiş, halktan haraç toplayan, toplumsal gelişmenin önüne 'zor'u direten Yeniçeridir. Baldırının yanmasına o kadar alışmış olacak ki, pantolon içinde hiç rahat etmemekte; eski günlerine dönüp 'baldırı yanık' olarak dolaşmak istemekte, istemekteler. Beyhude çaba; gelinen aşamada 'to be or not to be' Onun için bir anlam taşımamaktadır artık. Birlikte hareket ettiği taraf, varlığını tartışacak, tartıştıracak noktada olmanın çok gerisinde. Mecrasında ilerleyen sosyal gelişmelerin önüne çekilmeye çalışılan 'zor', çoktan suların dibinde paslanmaya yüztutmuş. Bu paslanma, 'çalışma ilkelerini doğa ve toplumdan' türetemeyen aklı temsil eder.

    Bu noktada aydını, aydın olmanın özelliklerini tartışmak gerekir ama yeri değil. Şu kadarını söyliyeyim ki, paşalara dayanarak, paşaların gölgesine sığınarak aydın olunmaz. Paşalara sığınma, özellikle de Cumhuriyet döneminde, azalacağı yere giderek artan bir olgudur maalesef. İçerde iç savaş ilanı yapan bayımız misali bizde, aydınların çoğu 'kurtuluş' için 'Hareket Ordusu' beklentisi içinde olmuştur.

    Aydın geçinen Ergenekoncuların 'Hareket Ordusu', Beytüşşebab-Şırnak hattının Kazan Deresi'inde boğuldu. Açık söylüyorum, hezimetle sonuçlanan beklentilerin hayalini bile bir daha kuramayacaklar. Silivri'den başlayıp İmralı'dan geçen ve Kandil'de son bulan cephe yıkıldı; bir daha asla! Ve unutmak zorundalar. Paşalara dayanan kadro hareketinin sonu. Yine açık açık söylemek zorundayım; Bu yenilgi, silahın zoru ile olmamıştır; Hakkari, Şırnak, Beytüşşebab halkının, Kürt halkının dik duruşu sayesinde olmuştur. Her kadro hareketinde olduğu gibi Erkenekoncu kadro hareketinin 'yığın' olarak gördüğü halk, en büyük şamarı vurdu. Üstelik ilk şamarı vuran da Kürt halkı oldu. Yani 'gericiliği geriletmek için yığın kullanılır' tezi hapı yuttu.

    Demek istediğim şu ki, Gladyo'nun beklentisine yanıt verecek ordu çıkmaz, ya da Ordu, beklentileri karşılayacak 'Ordu' olmaz. Ordu er, ya da geç 'iç düşmanlar' yaratanlara ilham kaynağı olmaktan çıkmak zorundadır. İçinde bulunduğumuz süreçte böylesi bir değişim başlamış durumda. İç düşmanlar yaratma hantalların, tembellerin işidir. Cehepe'ye gelince; cehepe artık Chp'lilerin olmaz, ama bir süre daha iki arada bir derede kalmaya devam eder; bu ikircimliliğin iç savaş çığırtkanlarına bir yardımı olmaz. Sonuç olarak, ne Halâskâr Zapitân'a, ne de Hareket Ordusu'na yer yoktur. Anadolu'da 31 mart vakası yaşanıyor diyenler, kendi kendini aldatıyor.

    Son söz; korkunuzdan 'bir daha asla' diyerek yola koyuluşunuz, Kürt halkına karşı 1988'de yaşanan Enfal'i yaşatmak içindi ama olmadı. Ne Kürdün, ne Türkün, ne de Çerkezin korkusu var; iç savaşa davetiye çıkaranların yüzüne tükürülmüştür. Şimdi korkma zamanı değil, çünkü 'yığın' yok, daha fazla demokrasi ve özgürlük için kavga veren yurttaş var.

   

BAKİ KARER

23.10.2012

 


ŞEMDİNLİ'DE KİM SAVAŞIYOR?

 

    Şemdin'lide 17 Temmuz'dan itibaren çatışmaların sürdüğü bilinmekte. Gerek yazılı, gerekse de görsel medyada gün, hatta saatler geçmiyor ki çatışma haberleri verilmesin. Ulusal televizyon kanallarında çatışmalar üzerine akla gelmedik her türlü yorumlar yapılmakta. Kimileri PKK'nın düzenli savaş aşamasına geçtiğini dahi iddia etmekte. Şemdinli ve çevresinde yürütülen çatışmaları kimileri Suriye'nin, kimileri de İran'ın kışkırttığını söylemekte, hatta bazıları Türkiye'nin Suriye politikasına karşı İran'ın bir misillemesi olarak nitelendirmekte. Son dönem çatışmalarda Suriye, İran ve Irak'ın Türkiye'ye karşı takındıkları tavırlar birer faktördür ama bunların hiç birinin belirleyici olmadığını özellikle belirtmeliyim.

    Temmuz ayından bu yana yoğunlaşan olayları daha iyi anlayabilmek için kısa geçmişte ortaya çıkmış bazı olayları değerlendirmek gerekir. Kimileri dönüm noktası olarak Dersim'de Hüseyin Aygün'ün kaçırılmasını, kimileri özellikle 23Temmuz'dan itibaren Şemdinli'de yoğunlaşan çatışmaları, kimilerileri de 20-08-2012'de Antep'te çocukları katleden bombalama eylemini almaktadır. Bana kalırsa bunların hiçbiri de dönüm noktası değildir. Eğer illaki bir dönüm noktası alınması gerekiyorsa, 2011'in 13 Temmuz'unda yapılan Silvan saldırısı temel alınmalıdır. Çünkü Silvan saldırısı, Öcalan'ın derin devlet odaklarının elinden alınmasına bir tepkidir. Derin devlet güçleri, Öcalanı istedikleri gibi kullanamayacağını anlayınca, Hükümeti tehdit için Silvan baskınını gündemleştirmiştir. Yani Silvan olayından sonra derin devlet, Öcalan'ı elinden kaybetmiştir. Bu tarihten itibaren Öcalan üzerinde hükümet denetim kurmaya başlamıştır. Aslında KCK falan baştan itibaren uydurma bir oluşumdu. Yani KCK hükümetin MİT aracılığıyla Öcalan'ı denetim altına almak için derin devlet güçlerine karşı yürüttüğü bir operasyondu. İhtiyaç duyulan denetim sağlandıktan sonra tasviye edildi. Öcalan, değişen güçler dengesine bağlı olarak artık yeni yerini belirlemiş oldu. Derin devlet denilen oluşumun tekrar Öcalan üzerinde etkili olacağını sanmıyorum. Bu karanlık güçler yeterli olmasa da önemli ölçüde darbeler almıştır. Elbette bu yeterli değildir. Türkiye’de Gladyo’nun Kürt ayağına, yani PKK ayağına dokunulmadığı sürece, derin devlet güçleri, değişik biçimlerde zaman zaman siyasal sürece müdahale edecek fırsatlar ortaya çıktığında, bu fırsatları değerlendirmeye devam edecektir. Ama geçmişte olduğu gibi belirleyici konumda olamayacaklardır. İşte son dönemde Şemdinli-Beytüşşebap-Şırnak bölgesinde yaşanan olayları bir de bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Derin devletin yeniden canlanma ve yaşanan siyasal sürecte yeniden belirleyici konuma gelme çabaları olarak görmek gerekir. Yani Ortadoğu'nun içinde bulunduğu siyasal ortamı bir fırsat görerek içte iktidar kavgasıyla bütünleştirmek istemekteler.

    Eylemlerin biçim ve kapasitesine bakıldığında, karanlık güçlerin emir ve komutasında hareket edildiği rahatça görülecektir. Eylem biçimleri arada bir karakol baskınlarıyla asker öldürme, daha çokta sivil halkın malına ve canına kastetmedir. Çocukları öldürüyorlar, yol kesip halkın kamyonlarını yakıyorlar, şantiye basıp makinaları kırıp döküyorlar, esnafa kepenk kapattırıyorlar. Sonuçta bölge halkını göçe zorlamak için gayret gösteriyorlar. Doksanlı yıllara geri dönüş için her türlü çabayı yürütmekteler. Kargaşa ve kaos onlar için kolay kazanç kapısıdır. Ama olaya sadece bu çerçevede değil, biraz daha geniş bir perspektiften bakmada yarar var. O zaman PKK ve sivil görünümlü uzantılarının amaç ve hedefleri daha iyi anlaşılır.

    Ülke içinde kıyasıya bir iktidar kavgası var. İçte yürütülen iktidar mücadelesine paralel Ortadoğu’da pazarları yeniden bölüşüm kavgası var. Ortadoğu'da yeniden bölüşüm savaşının odağında da her zaman olduğu gibi, petrol ve doğal gaz yatakları bulunmaktadır. Türkiye, Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarıyla birlikte Ortadoğu ile daha fazla ilgilenir olmuştur. Artık Türkiye’de Ortadoğu, Kafkas ve Doğu Akdeniz bölgelerinde yürütülen paylaşımda ‘Ben de varım’ demektedir. Oysa Ortadoğu, uzun yıllardan bu yana, ABD-Büyük Biritanya ve İsrail ittifakıyla Türkiye’ye kapatılmıştır. Zaten ikibinli yıllara kadar da Türkiye’nin ekonomik gücü bu ittifaka karşı çıkabilecek düzeyde değildi. İktidar, Ortadoğu ve dünya genelinde güçler dengesini tüm yönleriyle değerlendirmelerde bir çok noktada yanlışlara düşmesine karşın, özellikle Ortadoğu ve Akdeniz’de varlığını hissettirmeye çalışmaktadır. İktidarın önüne koyduğu bu hedeflerle, Türkiye'nin ekonomik, askeri ve siyasal gücünün ne oranda orantılı olup olmadığı ayrı bir tartışma konusu. Ama en azından çokyönlü politik uygulamalar içine girmesi ve bu doğrultuda bazı noktalarda ilerlemeler kaydetmesi, uluslararası planda bir çok çevreyi rahatsız etmekte.

    İçinde bulunduğumuz koşullarda Ortadoğu’ya yönelmiş bir Türkiye, AB'nin, daha çokta Almanya'nın Bölgedeki çıkarlarına ters düşmekte. İşte son dönemlerde Şemdinli’de yaşanan olayların arka planında Almanya vardır. Hem Batı ile ilişkilerini devam ettiren, hem de Ortadoğu, Kafkasya ve Afrika ile ilişkiler geliştiren bir Türkiye en fazla Almanya'nın işine gelmemektedir. Almanya bu bölgelerde İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri'nin politikalarına karşı Türkiyesiz etkin bir tavır sergilemesi pek olanaklı değildir. Bu nedenle Almanya derin devleti Türk derin devletiyle sıkı bir ittifak içinde PKK'ye her türlü imkanları sunmakta. Finanas Almanyadan, yöneticilik yerli derin devletten, vurucu ekipmanların önemli bir kesimi de Suriye, İran ve son dönemlerde az da olsa Irak'tan temin edilmektedir. Tüm bu tarafların çıkarları şu anda çakışmaktadır. Yeni bir İttihat ve Terakki arayışı içinde olan Almanya, Türkiye'nin özellikle Ortadoğu ve Doğu Akdenizden çekilmesini ve aynı zamanda Kafkas-Avrupa arası enerji koridoru üzeride tam anlamıyla söz sahibi olmak istemekte. Suriye içişlerine doğrudan müdahale edilmesine karşı misilleme yapmakta, İran ise, Suriye'de savaşan muhalefin yanında olan Türkiyeyi bir noktada oyalayıp Bölge'de yalnızlaşmanın önüne geçmek istemekte. En azında Esad iktidarının yıkılışını üzün bir süreye yaymaya çalışmakta. Irak'ta Nuri El Maliki iktidarı ise İranla birlikte hareket etmekte. Bu arada İsrail'in izlediği sinsi politika başlıbaşına irdelenmesi gerekir. Türkiye'de derin devlet Bölge'nin içinde bulunduğu böylesine karmaşık ilişkiler ağının ortaya çıkardığı bu fırsatı kaçırmak istememektedir. Daha anlaşılır bir biçimde anlatacak olursak, Şemdin'li-Beytuşşabap hattında devam eden çatışmarara komuta edenler, Musa Anter'in katilini yıllardır bu bölgede saklayanlardır.

21.09.2012

BAKİ KARER


 

 

SURİYE’YE KARŞI MİSİLLEME

 

 

 
 
 

 

    Bugün Suriye’den ateşlendiği iddia edilen top mermileri Akçakale ilçesinin merkezine düştü. Son geçilen haberlere bakılırsa 5 ölü ve 15 yaralının olduğu söylenilmekte. Akçakale’ye birkaç yüz metre ötede sürdürülen çatışmaların bu ilçede hayatı yaşanmaz hale getirdiği biliniyordu. Sadece Akçakale değil, tüm sınır boyunun güvenli olmadığı ortadaydı. Bu nedenle Türkiye ile Suriye arasında her an bir çatışmanın çıkabileceği kaygısı taşınıyordu. Nihayet bu kaygı bugün için çok sınırlı da olsa karşılıklı sınır çatışmasına dönüşmüş durumda. Bunun uzun süreli olacağına ihtimal vermiyorum. Türkiye’nin bir düzüne top atışı ile karşılık vermesiyle sınırlı kalacaktır.

    Şu anda Türkiye’nin topyekün bir savaş başlatacağını sanmıyorum. Hükümet hem iç kamuoyu nezdinde zor durumda kalmamak, hem de Suriye yöntimine gözdağı vermek için misilleme yapmayı bir zorunluluk olarak görmüş durumda. Ayrıca uluslararası alana da mesajını vermiş oldu.

    Suriye üzerinden yeni bir Ortadoğu haritası şekillendirilmek isteniyor. Ama bunun pek öyle kolay olamayacağını tahmin etmek zor değil. Mezhep ayrımı üzerinden şekillendirilmeye çalışılan yeni haritanın çok kanlı olacağını tahmin etmek güç değil. Ortadoğu’da mezhep farklılıklarına dayalı çatışmaların ve savaşların bir kaç onyıla yayılma ihtimali de vardır.

    Türkiye’nin Ortadoğu’da diktatörlüklerin yıkılması sürecinde özgürlük isteyen halkların yanında tavır alması doğru bir politikaydı. Ama giderek bu sürecin mezhep kavgasına dönüşme tehlikesi karşısında daha gerçekçi bir tutum takınabilirdi. Bu anlamda Bölge’nin güçler dengesini daha bir gözden geçirmesi gerekiyordu. Yaptığı en önemli hata, Suudi Arabistan ve Katar ittifakını temel almasıydı. Bu ülke iktidarlarının da birer diktatör olduğunu gözardı etmeyecekti. Böylesi bir ittifak, Türkiyenin özgürlükler karşısındaki tutumunu sorgulamayı da beraberinde getirdi. Oysa bölgede oluşan siyasal ortam daha bağımsız hareket etmeye elverişliydi. Ayrıca hükümet Suriye’de çok aceleci davranmakla kalmadı, Rusya’ya rağmen sonuç alacak biçimde hareket etti. Avrupa’nın kayıtsız kalacağı, ABD’nin çok fazla başını ağrıtmayacak bir taktik izleyeceği daha başından belliydi. Rusya’nın daha başından itibaren alternatif bir güç olduğunun hesaplanması gerekirdi.

    Ortadoğu’da etkin olma mücadelesinde geri plana düşen Iran’ın takındığı ve gelecekte takınacağı tutum da dikkate alınmak zorunda. İran dış destekten tümden yoksun kalsa da, kullanabileceği argumanlara sahiptir; bunlardan biri de, mezhepler arası çatışmadır. Nitekim şimdiden Körfez ülkelerinden başlayıp Irak’ı da kapsayacak biçimde Lübnan’na kadar uzanan bir bölgede mezhep ayrımına dayalı bir hat oluşturmuş durumdadır. Türkiye, oluşturulan bu fay hatlarında birini seçmeden hareket etme olanağına sahiptir. Fay hatları üzerinde durarak politika belirleme, gelecekte ateş içine düşmeyi getirebilir. Yani mezhep ayrılığı üzerinden hareket ederek kazanılacak bir şey yoktur. Bu noktadan hareketle, Ortadoğu’da ortak hareket edilecek temel ittifakcı güçlerin yeniden belirlenmesine ihtiyaç vardır. Suriye’de Esad iktidarı er veya geç yıkılmaya mahkumdur. Önemli olan, Esad sonrası oluşacak iktidarın mezhepsel ayrımı tümüyle dıştalamasıdır. Türkiye böyle bir iktidarın biçimlenmesinde belirleyici rol oynayabilir.

    Suriye’deki iktidar kavgası Türkiye içinde de safların belirlenmesinde önemli bir rol oynamaktadır. CHP ve irili ufaklı müttefikleri; BDP gibi suni oluşumlar statükonun, yani diktatörlüklerin yanında tavır almıştır.  Bu kesimin bir süre önce Hatay’da düzenlediği protesto, Almanya dazlaklarının göçmenlere karşı düzenledikleri protestoları anımsatmaktan uzak değildi. Aradaki fark, bu protestoların ‘sol’ ve ‘sosyal demokrasi’ adına yapılmış olmasıdır. Protestoyu düzenliyenlerin savaş karşıtlığı ile diktatörlük karşıtlığını birbirine karıştırdıklarına inanmıyorum. Tüm bu çırpınışlar, CHP ve müttefiklerinin çıkışsızlığının ifadesidir.  CHP ittifakının bir ayağı da Suriye’de PYD (Demokratik Birlik Partisi)dir. PYD güçleri Kürt halkına karşı kullanılan Şebiha güçleridir. Esad sonrasında Süriye’de Kürt halkının PYD’yi muhatap alacağını sanmıyorum. Esad tarafından ellerine verilmiş silahlarla halkı susuturmaya çalışsalarda uzun vadede başarılı olacaklarına ihtimal vermiyorum. Kürt halkı giden Esad’ın yerini bir başka Esad’ın almasını kabullenmeyecektir.   

     Sonuç olarak, Türkiye’nin tek başına Suriye’ye karşı savaşa gireceğini düşünmüyorum. 2013′ün Nisan ve Mayıs ayları, Esad iktidarının devam edip etmeyeceğini belirleyecek  aylar olacaktır.

Baki Karer

03.10.2012

 





TÜRKİYE-SURİYE İLİŞKİLERİ

 

    Türkiye Suriye ilişkileri son dönemlerde epeyce gerginleşti. Başbakan Erdoğan’ın, ‘sabrımız taşmak üzeredir’ yönlü tehditvari demecinden sonra, uluslararası alanda diplomasi trafiği hızlandı.       
    Suriye sorunu, Orta doğu genelinde birçok denklemi içinde barındıran bir sorundur. Çözümü pek o kadar kolay değildir. Giderek genişletilerek uygulanan yaptırımlarla veya askeri işgalle bir anda çözümlenecek bir sorun olduğu söylenemez.

    Çözümsüzlüğün en temel nedeni, örgütlü bir muhalefetin olmayışı. Halk üzerinde yıllardır sürdürülen acımasız baskı, demokratik bir muhalefetin örgütlenmesini engellemiştir. Sokaklara egemen olan korkusuz kalabalıktır. Demokrasi ve özgürlük isteyen kitleleri iktidar alternatifi haline getirecek örgütlü bir yapı ortaya çıkmadığı koşullarda, Esat rejimini yıkma, Orta Doğu’da uzun süreli bir savaşı göze alma demektir.

    Başbakan Erdoğan’ın tehditkâr konuşmasına rağmen, Türkiye’nin ilk müdahale eden bir ülke olacağına, ihtimal vermiyorum. Böyle bir tutum takınılması, tüm arap dünyasını karşıya alma demektir. Türkiye, Arap toplumları nazarında yeni bir Osmanlı olarak görülmeye başlanır. Bu, ister istemez, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği’nin dikte edeceği her politikaya harfiyen uymayı getirir. Dolayısıyla, Tek Şeflik ve Menderes döneminin politikalarına geri dönüş demektir.

    Suriye sorununun diğer bir boyutu ise, Lübnan Hizbullahı ve İran’dır. Askeri müdahale bu güçlerle de sürekli çatışmayı getirir. İran hem siyasi hem de ticari açıdan Türkiye’ye karşı tavır almamazlık yapamaz. Çünkü İran, bölgede kendini yanlızlaştırma politikaları karşısında sessiz kalmayacaktır.

    Türkiye açısından dikkate alınması gereken diğer bir sorun da, İsrail’dir. Suriye’de iktidarın yıkılması ve olası bir iç savaşa sürüklenmesi, İsrail’in her açıdan işine yarar. Suriye’nin safdışı edilmesi, İsrail’in rahat nefes alması demektir.

    Nereden bakılırsa bakılsın, Suriye’ye karşı askeri müdahalede Türkiye’nin öncülük yapması, ABD ve AB’ye hizmet eder.

15.08.2011

BAKİ KARER

 

LİBYA’YA ASKERİ SALDIRI

 

    Son iki gündür Libya’ya Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere ve Fransa öncülüğünde askeri bir saldırı başlatıldı. Saldırı, Kaddafi iktidarına karşı ayaklanan sivil halkı koruma adına başlatıldı. Anlaşılacağı üzere, Irak’a taşınan ‘demokrasi’ Libya’ya da taşınacakmış!.. Bu duru mu bugünlerde Muhteşem Süleyman dizisinden dolayı pek populer olan bir sözcükle tanımlayacak olursak, ne âlâ! Açık ki, Kuzey Afrika ve Ortadoğu halk hareketlerinden pek rahatsız olan eski klasik sömürgeci güçlerin ABD ile birlikte birden bire ‘demokrasi’ iştahı kabardı. Yemen’de ve Bahreyn’de çağdışı iktidar güçleri demokrasi için ayaklanan halka karşı her türlü şiddeti uygulamaya devam ederken, hatta yer yer katliamlar yaparken, Libya için ‘demokrasi’ istemi önplana çıkartıldı. Suudi Arabistan, Bahreyn’ne ve Yemen’e halk ayaklanmalarını bastırmak için askeri birlikler yollarken ses seda yok. Neden? Çünkü Bahreyn ve Yemen’de iktidarlar düşerse, Suudi Krallığı daha fazla ayakta kalamaz. Bahreyn’de reform adı altında ufak tefek değişiklikler yapılarak mevcut iktidarla yol alınmak istenirken, Yemen’de halkın demokrasi istemlerini boşa çıkarmak için elden gelen her çaba sarfedilmekte. Emperyalist saldırganlık ve ikiyüzlülük gizlenemez olmuştur.

     Kaddafi iktidarına karşı elbette tavır alınmalı, ama yeni iktidar Libya halkının özgür iradesiyle belirlenmeli. Emperyalist güçlerin zoraki dayatacağı iktidar biçimi, Kaddafi iktidarından daha beter olacağı açıkça ortadadır. Bu nedenle Libya’nın işgaline karşı çıkılmalı. Emperya list güçler, bu ülkenin zengin yeraltı kaynaklarını bölüşmek için katliamlar da dahil ellerinden gelen her vahşeti uygulayacaklarını şimdiden ilan etmişlerdir. Bugün Irak’ta, yakın geçmişte Kongo’da ve Cezayir’de yapılan kitle katliamları Libya’da yapılacaktır. Bu gidişle Ruanda türü katliamlar dahi devreye sokulacaktır. Emperyalist güçlerin saldırıları sonucu Karzai türü bir iktidar kurabilirler, ama bu Libya için bir çözüm olmayacaktır, sadece süreci uzatmaya hizmet edecektir. Kuzey Afrika’da ve Ortadoğu’da halkın özgürleşmesinin önü alınamayacaktır.

 

BAKİ KARER

22.03.2011

 

SEÇİMLER YAKLAŞIRKEN

 

 

    12 Haziran seçimlerine fazla bir süre kalmadı. Partiler birbirleriyle kıran kırana bir rakabet yürütmekte.  Gerek iktidar partisinden gerekse de muhalefet partilerinden kitleleri cezbedecek vaadler ileri sürülmekte.Cumhuriyet Halk Partisi’nin özellikle yoksul kesimlere, işsizlere yönelik sosyal güvence programı dikkat çekicidir. Milliyetçi Halk Partisi’nin de bu doğrultuda bir açıklaması var ama tek başına iktidar alternatifi olmadığı için, silik kalmakta. BDP tarafından beslenen MHP’nin, önümüzdeki süreçte pek ciddiye alınacağını sanmıyorum.

    Adalet ve Kalkınma Partisi’nin açıkladığı ‘Çılgın Proje’ diye adlandırılan kanal projesinin yabana atılacak bir poroje olmadığını da söylemeliyim. Bu proje belki halkın günlük yaşamına hemen etki etmeyecek ama uzun vadede, hem stratejik, hem de ekonomik açıdan Türkiye’ye çok ciddi getirileri olacaktır. Çevre düzenlemeleriyle birlikte bu proje hayata geçirildiğinde, İstanbul’un, hemen hemen her açıdan Tokyo ya da Newyork’la eşit bir şehir durumuna yükselme olasalığı yüksektir. Açılacak yeni kanal için 15-20 milyar dolarlık bir maliyetten bahsedilmekte. Bu büyük bir mebladır. Bu maliyetin kaynağı bildiğim kadarıyla henüz açıklanmış değil. Ama bu konuda madalyonun bir de öbür yüzüne bakmak gerekir. Günümüzde bu tür projeler geliştirilirken, ülke genelini gözardı etmemek gerekir. Türkiye henüz alt yapı sorununu halletmiş, buna bağlı olarak sanayileşmede ve sermaye birikiminde çok ileri adımlar atmış bir ülke değildir. Bu anlamda, sadece kanala harcanacak 15-20 milyar dolar, ülke genelinde değişik alanlarda altyapının modernleştirilmesine yatırılsa, ekonomik ve sosyal gelişmeye çok daha ciddi ivmeler kazandıracağı bir gerçektir.

    Önümüzdeki genel seçimin en önemli özelliklerinden biri, Gerek iktidar partisi, gerekse de Cumhuriyet Halk Partisi ve Milliyetçi Hareket partisi’nin seçim proğramlarında halkın sosyal yaşamını yükseltmeye yönelik projelere ağırlık vermeleridir. BDP ise bambaşka bir bulvarda seyretmekte. Sisteme olabildiğince nefes aldıran, en ‘yalın’, en ‘sade’ seçim taktiklerine başvurmakta. Buna, bir nevi entekrasyon sancısı da denilebilinir. Günümüz koşullarında entekrasyon bürosu olarak görev ifa etme pek o kadar kolay değil elbette. Bir de bu nedenledir ki, temsil ettiğini iddia ettiği Kürt halkına karşı, kaddarca bir politika geliştirmekte. Kürtlerin her birini, egemen güçlerin çıkarları doğrultusunda kullanılacak kum torbası olarak görmekte.Şimdiden Saddam’ı aratır hale gelmişlerdir. Bu gidişle önümüzdeki süreçte asker ve polise gerek kalmayacaktır.

    BDP, demokrasi, özgürlükler vb.sorunlar sözkonusu olduğunda, köşe kıvırmada o kadar ustalaşmış ki, saray içi ayak oyunlarını geride bırakıyor. Demokrasi ve özgürlükler üzerine tartışmaların, çözüm önerilerinin yoğunlaştığı her kritik dönemde, ağızlarına tutuşturulan yaprak düdüğü öttürmeye başlıyorlar, hem de hiç değiştirme zahmetine girmedikleri nağmeyle; yüzer-gezer yata özgürlüüük! Ya da ‘Bugün kutsal doğum günü, kutlamalıyız, hatta kutsamalıyız, hurra! Bazen bunları da yeterli görmeyip, ‘O bizim son peygamberimizdir, eline ayağına sürünmeliyiz’ diye çığlıklar atmakta. Nereden bakılırsa bakılsın, kelle korkusundan kaynaklanan hünkâr yağcılığı...

    Karanlıkların prensi ise;

    ‘Devletle görüşeceğim, görüştüm, görüşüyorum’ diyor ve hemen ekliyor; ‘Bekleyin, doğumumu kutsayın, söylediklerimi trennüm edin ve ayetleştirerek sokakalarda namaz kılın, bu yeni bir dindir, abdest almanıza gerek yoktur’ yönlü fetvalar vermekte.

    Fetvaları sorgulayanlar, yüzer-gezer yatta ağırlanana soruyorlar;

    -Kiminle, Başbakanlıkla mı görüşüyorsun?

    -Hayır, Başbakanlıkla değil.

    -Genel Kurmaylıkla mı?

    -Hayır, yani alt düzeyde ya da diyelim üst düzeyde...

    -Milli İstihbaharat Teşkilatıyla mı?

    -Hayır, ama...

    -Peki, kiminle, nasıl bir devletle görüşüyorsun?

    Kızgınlıkla yanıt vermekte;

    -Açıklayamam! Benim annem de Türktür.

    Ve kızgınlıktan hızını alamıyor, devamla;

    -Kestiririm, astırırım, öldürtürüm... Silahlı, silahsız ve kadın, erkek, çocuk demem! diyor

    -Kimse ses çıkartmayacak, biliyorsunuz, devletle görüşüyorum. Açıklayamam! o kadar.

    Peki, ne zaman açıklayacak acaba? Açıklayacağını sanmıyorum. Otuz yıldır hangi mihraklarla görüşmeler yapmışsa yine aynı mihraklarla görüşmelerine devam ettiği bir sır değildir. Kokuşmuş dehlizlerin prensi başka nasıl olunur?

    İşte, demokrasi ve özgürlüklerin önüne engeller koymada ustalaşan Barış ve Demokrasi Partisi denilen silahlı-külahlı takımın seçim proğramının özeti, kısaca budur.

    Bu seçimin de iktidar partisi lehine sonuçlanacağını sanıyorum. Yaygın işsizlik, rüşvet ve kayırmalara karşın, orta sınıfın ve hatta işçi kesiminin önemli bir kesimi henüz iktidardan ümidini kesmiş değil. Adalet ve Kalkınma Partisi, iktidarı döneminde özellikle sağlık alanında getirdiği düzenlemeler, 12 Haziran 2011 seçimlerinde önemli bir rol oynayacaktır. Yetersiz de olsa bu düzenlemelerden halkın çok memnun olduğunu söylemeliyim. Ama yine de, bazı çevrelerin iddia ettiği gibi, yüzde ellilerin üzerinde oy çoğunluğu elde edeceğini sanmıyorum.

    Cumhuriyet Halk Partisi klasik oy oranının biraz üstüne çıkabilir ama tek başına iktidar olamaz. Kitlelerin güvenini henüz kazanmış değildir. Güven verememesinin bir nedeni de, kendi içinde birliğini sağlamamış parti görüntüsü vermesidir. Yıllardır uygulanan globalist ekonomi politikalar sonucu, klasik Kemalist tabanda bölünmeler ortaya çıkmıştır. Bu, CHP’yi daraltan başlıbaşına bir faktördür. Bu nedenledir ki, 12 Haziran seçimlerinde liberal politikaların temsilcilerine ön sıralarda yer vermiştir. Bununla taban kaybını telafi etmeye çalışmaktadır. Değişen sosyal yapıyı yeni farkettiler, bu nedenle tutunulacak yeni zemin arayışı içindeler. Ergenekon tutuklularına sahiplik sadece bir bahanedir. Bu yönelim, CHP’de hem örgütsel alanda, hem de ideolojik planda bir dizi yeni bunalımları da beraberinde getirecektir. Kitleler bunun farkındadır. İşte bir de bu nedenden dolayı, 12 Haziran 2011 seçimlerinde tek başına iktidar alternatifi olamamaktadır.

    12 Haziran seçimlerinden sonra oluşacak meclis, bir ihtimalle, ilk defa sivil anayasa yapacak bir meclis olacak. Bu nedenle, seçimlerden sonra başlayacak süreç, oldukça sancılı bir süreç olacaktır. Epeyce çatışmalı geçecek bu süreçte, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ne oranda direngen davranacağını kestirmek oldukça zor. Özellikle BDP-MHP cephesi, askersiz bir anayasa yapılmasına karşı. CHP’de bu cephenin çabalarının perde arkasını yönlendirecek gibi gözüküyor. Elbette AKP, tek başına, gerçekten sivil, demokratik bir anayasa yapacak olgunluğa ve anlayışa sahip değildir. Sürecin ne kadar çatışmalı geçeceği, biraz da Adalet ve Kalkınma Partisi’nin tutumuna bağlıdır. Demokratik kurum ve kuruluşların takınacağı aktif tutum, gerçekten demokratik bir anayasa yapılmasında etkili olabilir.  Seçim sonrası dönemde, 12 Eylül Anayasasından kurtulma mümkündür. BDP ve dayanağı Kandil’in, asarım-keserim tehditlerinin arkasında yatan esas neden, sivil, demokratik bir anayasa yapılmasının önüne set çekmedir. Yani derbe çığırtkanlığı bunun için yapılmakta.

 

BAKİ KARER

10 MAYIS 2011

   

 

ORDUDAN İSTİFALAR

 

    Genel Kurmay Başkanı ve kuvvet komutanları, ordu personalinin haklarını yeterince savunamadıklarını iddia ederek istifa ettiler. Üstelik iç hizmetler tüzüğüne ve yasalara aykırı olarak istifa ettiler. Bildiğim kadarıyla, ordudan toplu istifa edenler, divan-ı harbe verilir ve cezalandırılır. Toplumun çoğunluğu, yasaların ve hukuk kurallarının dışına çıkmak için, Türkiye’de general olmak gerektiğinin bilincindedir.

    Yasadışı işlere karışma gerekçesiyle savcılık tarafından tutuklanmış muvazzaf general ve subayların rütbelerini yükseltmek için verdikleri çabaya, ‘personal hakları’ demekteler. Bir devlet görevlisi veya herhangi bir kişi sanık sıfatı ile yakalanmışsa, normal hukuk kuralları içinde mahkemenin vereceği karar beklenilir. Mahkeme sonucu ya suçlu olarak görülür ya da suçsuz. Hukuk üstünlüğü bu noktada gündemleşir. Hukukta cezai müeyideler asker sivil ayrımı yapılmadan uygulanır. Demokrasinin temel prensibi budur. Tutuklanan devlet görevlilerinin terfi ve atamaları, mahkeme kararı beklenilmeden, birşey olmamış gibi yapılmak istenmesi, hukuk kurallarını çiğneme ve sonuçta demokrasiye karşı tavır almadır. Bu açıdan bakıldığında, Genel Kurmay Başkanı ve kuvvet kumutannlarının istifası demokrasinin tüm kurum ve kuruluşlarıyla yerleşmesine karşı alınmış bir tavır, hatta tehdittir. Eskiden birkaç değil, bir generalin bile sivil mahkemelerce yakalanması ve hapse atılması, darbe nedeni olabilirdi. Ama günümüzün dünya ve Türkiye konjöktörü buna elvermiyor.   

    Aslında tartışılmalar, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yapılanması üzerine yürütülmelidir. Bugün generallerin ve alt rütbedeki subayların çoğunluğu ya Osmanlı dönemi subaylarının torunları ya da Balkan ve Kafkaslardan göç etmiş varlıklı ailelerden gelmekteler. Halkın içinden çıktığını iddia eden bir kurumun, halka karşı bu derece baskıcı oluşunun bir nedeni de budur. Bırakalım Şemdinli’nin, Suruç’un köyünden birinin TSK içinde yükselemsi, Askeri okula bile alınmamaktadır. Aynı biçimde Niğde’nin, Yozgat’ın bir kasabasından Mehmetin, Ayşe’nin çocuğunun askeri okula alınması ve yükselmesi de olanaksız. Terfi ve atamalar elit kesimin kendi içinde paslaşmasıdır.

    Ayrıca, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 600.000 bine varan asker ve subaylarla gereksiz yere şişkin tutulması da başlıbaşına tartışılmalı. Bu şişkinliğin ülke ekonomisine yüklediği yük, Ordu yönetiminin umrunda değil. Üstelik bu kadar şişkinliği kaldıracak teknolojik gelişmeye de sahip değil. Niteliksiz bu kabarıklık, sanayileşmenin ve teknolojik gelişmelerin önünde başlı başına bir engel oluşturmaktadır.

    TSK her ne kadar bolca modernlikten bahsediyor olsa da, hemen her dönemde gelişmelerin gerisinde kalan bir bir yapılanmaya sahiptir. Zaman zaman uğradığı değişimler iç dinamiklerden hareketle değil, dış dinamiklerin zorlamasıyla olmuştur. Bu anlamda özellikle soğuk savaş döneminde tamamen ABD ve Avrupanın çıkarlarını temel alan örgütsel değişimlere gidilmiştir. Bu da ister istemez, ülke gerçekliğiyle ters düşmesini sağlamıştır. Halen köylülüğün ağır bastığı toplumsal koşulara özgü yapılanmada ısrarcı davranmakta. Bu tutum değişimi, dönüşümü sancılı kılmakta. Aslında istifaların bir nedeni de, toplumsal değişime karşı ayak diretmeden kaynaklanmıştır.

    Yine, TSK, sürekli laikllikten, cumhuriyetten bahsetmiştir ve hatta bunların koruyucusu olark kendini görmüştür. Bir nevi zorlama bir yükümlülüğün altına girmiştir. Halkın koruyucu hale gelmesini istememiştir. Bu nedenle hemen her dönemde siyasete yön vermeye çalışmıştır. Laikliği,demokrasiyi ve cumhuriyeti farklı kategorilerde ele almıştır. Demokrasiyi, cumhuriyet ve laiklikle hiç özdeş görmemiştir. Laikliği salt din ile devlet ilişkisini birbirinden ayrılmasına indirgemiş, cumhuriyeti ise, ordudan emekli olmuş generallerin cumhurbaşkanı atanması olarak görmüştür. Ama tüm bu anlayışlar günümüz Türkiye koşullarında tümüyle geçersizleşmekte. Artık her kurum ve kuruluş gibi yerine çekilmenin dönemi gelmiştir. Dış ticareti 130 milyarı bulmuş bir ülkede askerin siyasete hükmetmesi mümkün değildir. Giderek yaygınlaşan küçük sanayi işletmeciliği, büyük sanayinin ulaştığı sermaye boyutu, ordunun seksen yıllık klasikleşmiş alışkanlıklarını törpülemektedir. Liberal pazar ekonomisinin ortaya çıkardığı sosyal yapıda,ordunun öncülüğüne artık gerek görülmemektedir. Toplum, özgürlüklerin olabildiğinde genişletilmesinden yanadır. Zaten özgürlükler geliştiği, sanayileşmede ileri adımlar atıldığı oranda laiklik toplum tarafından benimsenir. Hukukun herkes için uygulanır hale gelmesi özgürleşmeyle, laikleşmeyle orantılıdır.

    Bu noktada Adalet ve Kalkınma Partisi’nin rolünü çok fazla abartmamak gerekir. Ama yine de AKP ve hükümetinin yaptığını önemsememek hatalı olur. Bir yol ayrımına gelinmiştir ve bu yol ayrımında hükümet generallerin yasadışı isteklerine boyun eğmemiştir, dik duruş sergileyebilmiştir. Batının klasik liberal partileri olma yolunda adım atmıştır. Bu tavrını demokratik bir anayasa yapmada da gösterebilirse, önemli oranda kendini kanıtlamış olacaktır. Yani generallerin istifası, Ordu için ne kadar bir dönüm noktasıysa, bir o kadar da AKP için dönüm noktasıdır.

    Her iki taraf için dönüm noktası olarak görmemin bir nedeni de, bundan sonra toplumda yapay kutuplaşmaların önemli oranda azalmasının önü açılacağı düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Giderek çetrefilli, içinden çıkılmaz  hale getirilmeye çalışılan Gladyo davaları başarıyla sonuçlanır ve uzun yıllardan bu yana Türkiye’nin başına bela hale getirilen bu örgütlenme dağıtılırsa, toplumsal yapı kendi mecrasında ilerleme şansı elde edecektir. Bu durum ister istemez sekülerleşmeyi derinleştirecek, her sınıf tabaka özgürce gelişme şansı elde edecektir. Bu noktada Cumhuriyet demokrasiyle bütünleşecek, laiklik ve özgürlük eş anlamlı olacaktır. Laiklik ve İslamcılık adına cemaatçilik yapanların toplumsal yapıyı yönlendirme çabaları, majinal düzeye çekilmiş olacaktır.

 

 13.08.2011

BAKİ KARER

   


   

 

              
“AÇILIM” ÜZERİNE

 

 

 

    Son dönemlerde yazılı basında ve ekranlarda hemen herkes ‘açılım’ konusunu tartışmakta. Herkes önerilerde bulunmaya ve projeler üretmeye özel bir çaba göstermeye başladı. Yapılan tartışmaların ortak noktalarından dikkati çeken önemlisi, hemen hepsinin de ‘Gayet mahrem’dir damgasına riayet etmesidir. Kimse sorunu esas boyutlarıyla tartışmadan yana tavır alma cesareti gösteremiyor.

    Kürt aydınlarında ve belli bir düşünce akımını temsil ettiğini iddia eden çevrelerde ise neredeyse tam bir suskunluk hakimdir diyebilirim. Terk edilmişliğin, alternatif olamamanın ve siyasal alanda alternatifler üretmeden yoksun kalmanın üzüntüsü var. Böylesi bir noktaya gelmelerine neden olan etmenlerin irdelenmesi gerekir.

Gelinen nokta itibariyle bir dönem, ağır adımlarla da olsa kapanmak üzeredir. Her şey lüks yatta kafa kafaya verilerek pişirilmiştir. Geride kalanlara düşen görev, masalarına servis yapılanları yemektir;ister lezzetli olsun, ister ekşi. Elbette yememe özgürlüğüne sahipler, fakat açlıktan midesi alt üst olmuş hiç kimse, reçele bulandırılmış kılçıklı hamsi de olsa beğenmeme lüksüne sahip değildir.

****

    Bahsedilen evreye nasıl ve niçin girildiğinin açılımını değil anlatımını yapmaya çalışacağım. Gerek iç gerekse dış konjöktürlere bakıldığında‘dağlı Türk’lerden Kürtlere doğru inen bir yolun açılmaya çalışılacağını görmekteyiz.

Adım adım çoktan uygulamaya konulmuş bir projenin sonlandırılmasına doğru yol alınmakta. Ekonomik, sosyal ve bunlara bağlı olarak iç siyasette yaşananlar bahsadilen alanda atılan ve atılacak adımlarda önemli rol oynamıştır. Gelinen noktada sermaye gücü bürokrasinin etkinliğini, önemli oranda sınırlandırmıştır, hatta buna kırılmıştır denilebilinir. Ordunun gücüde tam anlamıyla olmasa da epyce geriletilmiş bir konuma çekilmiştir, ama buradan çok daha fazla gerilere çekileceğini sanmıyorum.

    Anadolu ve İstanbul sannayi burjuvazisi artık Kandilli’de ve Cudi’de hayali hırpıtlarla kavga eden ordunun vesayetinden kurtulmak istemektedir. Fiilen görev yapan bazı subayların, emekliye ayrılmış generallerin ve bunların sivil uzantılarının tutuklanmasının altında yatan bir neden de budur. Böylece gizli ellerin yaratmış olduğu Kandil’inin iç desteği büyük oranda sonlandırılmış olundu. Nasıl darbeler dönemi geçmişte kalmışsa bir takım bahanelerin arkasına sığınılarak tehditlerle siyasal iktidarlara çeki-düzen verme ya da ‘balans ayarı’yapma dönemleri de tarihe karışacaktır. Sonuç olarak burjuva demokrasisi hayatın her alanında kurumlaşmaya yönelik daha ciddi adımlar atacaktır. Tüm kimliklerin tanınma sürecine girilecektir. Bu bir anlamda kimlik siyasetinin terk edilmesini, buna parelel olarak sınıf mücadelesine doğru kayışı getirecektir. Sınıf mücedelesinin yükselişi bazı çevrelerin iddia ettiği gibi kimliklerden uzaklaşmayı gerektirmez. Açıkçası anti parantez içinde belirtmek istediğim konu şu; karanlık güçlerce yaratılmış yapay çatışma ortamı sadece Kürt kimliğine karşı değildi, aynı zamanda işçi sınıfının, tüm ezilen emekçi yığınların mücadelesini köreltmeyi de hedeflemişti. Böylesi bir engelin tedricen de olsa ortadan kaldırılmaya başlanması, önümüzdeki süreçte işçi sınıfının, emekçi yığınların iktidar olmayı da hedefliyecek bir biçimde ekonomik, sosyal ve rafah düzeyini yükseltme çabalarına ivme kazandıracaktır.

    İçte yaşanan böylesi siyasal gelişmelerin, dışta, özellikle de Irak ve Ortadoğudaki politik alanda değişimlerle bağlantılı olmadığını düşünemeyiz. Amerika Birleşik Devleti’nde Obama’nın iktidara gelmesiyle birlikte İsrail biraz geri plana çekilmiştir. Bu bir anlamda Türkiye’nin önplana çıkartılmak istenmesinden kaynaklanmıştır. Zaten İsrail’in bölgede bir denge unsuru olması mümkün de değildir. Ama Türkiye, Balkan, Kafkas ve Ortadoğu üçgeninde hem tarihsel bağlarıyla hem de ekonomik ve askeri gücüyle, bulunduğu yerin jeopolitik yapısı da dikkate alınırsa, kurulması istenen dengenin dayanılacak bir ayağı durumdadır. Türkiye’nin bu bölgeler için bir denge unsuru olarak kabul edilmesinin bir nedeni de Rusya’dır. Gerek Avrupa Birliği, gerekse de Amerika Birleşik Devleti Türkiye’nin bu bölgelerde rolünü oynayabilmesi için özellikle de Kürt kimliğini inkar siyasetini bir tarafa bırakmasını istemektedir. Yani tüm kimlikleri kabul edecek bir yapılanmada bulunmasını istemektedirler. Devlet de içinde bulunduğumuz koşullarda tüm farklılıkların kendini ifade etme özgürlüğüne kavuşmasının gerekli olduğunu görmeye başlamıştır. Milyonlarca nüfusa sahip Kürt kimliğini kabul etmeyen bir Türkiye’nin Çin’de Uygurlara karşı uygulanan baskıyı protesto etmesi gülünçtür. İşte bu tür acaipliklerden, ikiyüzlülüklerden kutulduğu oranda demokrasiyi içine sindiren bir ülke konumuna gelecektir.

    Bu noktada bile burjuvazi sahip olduğu niteliklerden dolayı bir dizi ayak oyunlarını elden bırakmıyor. Sorun şurada yatmakta: Bugüne kadar sergilenen ayıpları direk mi itiraf edecek yoksa yarttığı devlet Kürdünü mü kullanarak kabul edecek? Çözüm çoktan bulunmuş! Yaratılan devlet Kürdüne itiraf yaptıracaklar. Yani bu sefer, aslen Kürt olupta Türklüğe mağlup olmuş ya da devşirilmiş olana itiraf yaptırılacak. Böylece burjuvazi, tüm günahlardan ve ayıplardan arınmış olacak.

    Getirilecek önerilerin tümü de devletin birimlerince çoktan kararlaştırılmış önerilerdir. Önümüzdeki 10-15 yıllık süre içinde kademe kademe uygulamaya konulacaktır. Bunlardan bir kaçı bugün için kabul edilmez olarak adlandırılsa da 20018-20020 yllarında gayet normal karşılanacaktır. Üzerinde karar verilmiş paket aşamalı olarak çoktan uygulamaya konulmuştur.

    Sonlandırmadan bir konuya daha açıklık getirmek istiyorum. Bahsedilen açılımlarla birlikte Türkiye’nin Musul ve Karkük’ü işgal edeceği, Misak-ı Milli sınırlarını genişleteceği tartılşılmakta. Tüm bunlar afakı, bir kaç tane hayalprestin düşünceleridir.  Daha doğrusu Ülkemizde sürkeli askeri iktidar istiyenlerin ve dolayısıyla kan akışından beslenenlerin çıkardığı tartışmalardır. Türkiye sınırlarla oynamayacak. Sınırların değişimi yüzyıl savaşının göze alınması demektir. Bu nedenle uygulanan ve uygulanacak reformlarla Türkiye Balkanlarda Kafkaslarda ve Ortadoğu’da bölgesel bir güç olacaktır. Türkiye’nin ilerleyişi bu yöndedir.

    Sonuç olarak, hangi biçimde olursa olsun, entrikalara son verilmesi ve akan kanın durdurulması kadar güzel bir şey olamaz.

 

BAKİ KARER

07.08.2009



MISIR’DA İKTİDAR YIKILDI

 

    Evet, nihayet beklenen oldu; Hüsnü Mübarek devlet          başkanlığından ayrılmak zorunda kaldı. Zaten dün akşam yaptığı açıklama gidici olduğunu gösteriyordu. Halkın tepkisi karşısında daha fazla dayanması mümkün değildi. Bunun Mısır halkı için ileri bir adım, bir kazanım olduğunu söyleyebiliriz. Uzun maratonun birinci etabı halkın zaferi ile sonuçlanmıştır. Mısır’da yıllardan bu yana ilk defa halkın tepkisiyle bir iktidar gitmek zorunda kalmıştır. Bunu şu şekilde de ifade edebiliriz; bu ülkede halk, tarihte ilk defa kendini yönetmek için harekete geçmiştir. Ne kadar ve nereye kadar başarılı olacağı önümüzdeki süreçte ortaya çıkacaktır. Her ülkede iktidar mücadelesi çok denklemlidir ama Mısır’da daha çok denklemlidir. Mısır’da daha çok denklemli oluşunun esas nedeni de, bu ülkenin tüm Arap dünyasında oynadığı rolden ve öneminden kaynaklanmakta.

    Hüsnü Mübarek tüm yetkilerini güvenlik konseyine devretti. Bu,  ordunun iktidarı direk devralması demektir. Zaten ordunun baştan beri protestolara karşı direk tavır almayışının bir nedeni de bu idi, yani rezerv olarak yedekte tutulmuştur. İktidardaki bu değişimi, bir geçiş dönemi olarak nitelendirebiliriz. Mısır’da yapılacak yeni anayasanın bizdeki 1961 anayasası kadar geniş özgürlüklere sahip olacağına ihtimal vermiyorum. Ama en azından serbest seçimlerle sivil iktidarların belirlenmesinin yolu açılacak ve halkın geçmişe göre daha iyi ekonomik ve sosyal imkânlara kavuşmasını hedefleyecek bir sürecin başlangıcı olacaktır. Demokrasinin inşası için uzun bir yolçuluğa çıkılmıştır. Mısır’ın ekonomik ve sosyal kalkınmışlık düzeyi dikkate alındığında, bugün için bundan daha ileri hedeflerin gerçekleşeceğini düşünmek biraz hayalprestlik olur. Kaldı ki, Mübarek iktidarına karşı ayaklanan kitlelerin, ordunun iktidarı geçici de olsa devralmasına razı olması, bunu göstermekte.

    Ordunun şu andaki konumunu bahane ederek, halk yığınlarının ileri bir demokrasi için elde ettiği kazancı küçümseme, gerçeklere gözü kapamadır. Hüsnü Mübarek iktidarının yıkılmasında iç dinamikler belirleyici olmuştur. ABD ve B.Avrupa, yıkılan iktidarla daha onyıllarca giderdi. ‘Devrim değildir’ diyerek olup bitenleri küçümseme, bu direnişin Mısır halkı ve gelecekte Arap dünyasında oynayacağı rolü de inkâr etme demektir. Mısır’da halkın direnişiyle elde edilen kazanımlar sonucu, yapılacak ilk serbest genel seçimlerle sivil bir iktidar kurulursa, işte o zaman Arap dünyası çok ciddi alt-üst oluşlara gebe kalacaktır. Ne Suudi, ne Ürdün ve ne de diğer Arap ülkelerindeki iktidarlar koltuklarında rahat oturamayacaklar. Bu iktidarlar açısından belirsiz bir süreç başlamış olacak. Korkularını yenmiş kitlelerin gücünü her an enselerinde hissedecekler.

    Tunus, Yemen ve Mısır’da halk ayaklanmalarını, ABD’nin BOB projesine bağlayanlar var. ABD tarafından düğmeye basıldığı yönünde yorumlar, tartışmalar da yapılmakta. Ortadoğu’da son yaşanan ayaklanmaların ortaya çıkış biçimi, hedefleri ve zamanlaması doğru tahlil edilirse, bu yorum ve tartışmaların ne kadar geçersiz olduğu kendiliğinden ortaya çıkar. Kaldı ki, yıkılan iktidarların ABD’nin her isteğine boyun eyen iktidarlar olduğunu unutmamalıyız. Yani gidenler, ABD’nin işbirlikçileridir. Ancak yeni iktidarların oluşumunda, ABD’nin manipülasyonlar yapmayacağını söyliyemem. Şu ya da bu biçimde müdahalede bulunacakdır. Ne oranda müdahalede bulunursa bulunsun, yaşanan süreçte halkın demokratik istemleri ağır basacaktır.

 

11.02.2011

Baki Karer

 

APOCULARIN İÇ İNFAZLARI VE FAİLİ MECHULLER

 

 

    Derin Devlet ve PKK işbirliğiyle yıllardır sürdürülen cinayet ve katliamlar, nihayet araştırılmaya başlandı. TBMM İnsan Hakları Araştırma Komisyonu'na bağlı bir alt komisyon kuruldu. Bu Komisyon PKK’nin cinayetlerini incelemeye başladı. Ayrıca Diyarbakır Özel Yetkili Savcılığı bir iddianame hazırladı. Bu durum, demokratikleşme sürecinde yadsınmayacak ileri bir adımdır. Tüm bunlara rağmen, bir takım çekincelerimin olmadığını söyleyemem.

 

    Türkiye’de gerçekten demokratik bir ortam egemen kılınmak isteniyorsa, Gladyo’nun Kürt, yani Apoculuk ayağı tüm yönleriyle deşifre edilmesi gerekir. Apocuların işlediği cinayetlerin, faili mechullerin soruşturulması ve tüm çıplaklığıyla açıklığa kavuşturulması, aynı zamanda devletin demokratik temellerde yeniden yapılanmasına kapı aralayacaktır. Çünkü bu örgütün silahlı ve ‘sivil’ yan kuruluşlarınca işlenen cinayetler, son tahlilde, derin devletin işlediği, işlettirdiği cinayetlerdir.

    Soruşturmalar yapılırken, derin devleti Apoculuktan, ya da Apoculuğu derin devletden ayrı düşünmek olanaksızdır. Nasıl ki JİTEM, bir kaç elemanın yargılanmasıyla açıklığa kavuşturulamazsa, Apoculuğun işlediği cinayetler de bir kaç tetikçinin yargılanmasıyla açıklığa kavuşturulamaz. Apoculuk ve Apoculuğun arkasında yatan güç, birlikte yargılanmalı. Çünkü bu yapı bir bütündür. Demokratikleşme ancak bu yolla mümkündür. Abdullah Öcalan ve karanlık destekçilerinin bu yargılamadan muaf tutulma olasılığı çekincemin kaynağını oluşturmakta. Gelişmelerin bu yönde seyredeceğine dair işaretler, bugünden verilmeye başlanmıştır.

 Öcalan ve şurekasının derin devlet tarafından finansa edildiğini ve Abdullah Öcalan’ın da derin devletin en sadık elemanı olarak yıllardır hizmet verdiğini tartışma konusu yapmanın artık bir anlamı yoktur; Öcalan bunu zeten yıllardır dillendirmekte, yani derin devletin bir elemanı olarak hareket ettiğini kabul etmektedir. Hele hele son dönemde MİT-polis ve yargı üçgeninde ortaya çıkan anlaşmazlıklar sonucu havada uçuşan belgeler ve İstanbul Özel Yetkili Savcılığı tarafından ileri sürülen iddialar, Apoculuk ve yan kuruluşlarının kimlerin denetiminde, kimler tarafından sevk ve idare edildiği bir kez daha kanıtlamıştır. Tekrar vurgulayacak olursak, Abdullah Öcalan’ın Gladyo’nun elemanı olduğu bir kez daha gün gibi ortaya çıkmıştır. Bu noktada yapılması gereken, Abdullah Öcalan’ın Gladyo yargılamalarına dahil edilmesidir. Bu yapılmadığı sürece, Glado yapılanması tümüyle etkisiz hale getirilemez. Öcalan, onbeş bin Kürdü katlattiğini kabul etmiştir. Örgüt içinde binlerce kadro ve sampatizan, halktan binlerce insan öldürülmüştür. Bu bir katliamdır. Uğur Mumcu, Çetin Emeç ve Hırant Dink’i katleden güçle, Apocu örgütlenmede iç infazları yapanlar aynı güçtür.

    Kaldı ki, Apocular, örgüt içinde ve dışında halk karşı işlediği cinayetleri zaten inkâr etmemektedir. Ama nedense, bazıları kıraldan daha kıralcı kesilmekte. Şerafettin Elçi ve bazı arkadaşları Apocuların işlediği cinayetleri meşru görmekte. Şerafettin Elçi'nin bu tavrını anlamak zor. Elçi'nin milletvekilliği koltuğu uğruna böylesi bir noktaya gelmesi düşündürücüdür. Sarfettiği sözler, ilerlemiş yaşıyla ilintilenemez. Bir insanın hangi yaşta olursa olsun, ömür uzatma çabası içinde olması elbette sevindiricidir. Ama dökülen kanlar üzerinden ömür uztma çabaları, kelimenin tam anlamıyla çirkefliktir. Hastalığının kanser olduğunu söylemekte. Acaba organ nakli ile ömrünün epeyce uzayacağını mı ümit etmekte? Bildiğim kadarıyla, Apocular tarafından organ nakli vaadleriyle kandırılan ilk kişi Şerafettin Elçi değildir. Bu nedenle, Elçi'nin akıbeti, yakın geçmişte kandırılan bazı kişilerin akıbetinden farklı olmayacaktır. Belli ki, Stockholm'de Apoculardan yediği dayağın etkisinden halen kurtulmamış. 'Hain ve ihbarcı' olduğu için mi dayak yemişti? Ölümden zor kurtulduğunu anımsıyor olması gerekir. Her neyse, üzerinde çok fazla durmaya değmez.

     Kim ne derse desin, gelinen noktada derin devletin derinliği kalmadığı gibi, ‘faili mechul’lerin de failleri ortadadır.Gladyo yapılanması, Apoculuk-Jitem-Hizbullah üçgenini oluşturarak özellikle Kürt halkına karşı en vahşi cinayetleri işlemiştir. Lolan ve Bekaa kampları faşist cunta döneminin Diyarbakır ve Mamak cezaevlerinin bir devamıdır.Buralarda binlerce insanın ceseti bulunmaktadır. PKK er veya geç bunların hesabını vermek zorundadır.

 

31.03.2012

BAKİ KARER

 

KUZEY AFRIKA VE ORTA-DOĞU HALK HAREKETLERİNE GENEL BİR BAKIŞ

 

    Tunus’da ve Mısır’da iktidarların yıkılmasına neden olan ayaklanmalar Yemen, Dubai, Cezair ve az da olsa Ürdün, Libya ve İran’da devam etmekte. Kuzey Afrikayı, Ortadoğu’yu saran halk ayaklanmaları şimdilik sadece Tunus ve Mısır’da iktidarı yıktığı için değil, tüm Ortadoğu’da hemen her alanda değişimin ateşini yaktığı için önemlidir. Aslında bu direnişler daha önceleri de Avrupa’da ve Latin Amerika’da ortaya çıkmış halk direnişlerinin bir parçası ya da devamı niteliğindedir. Ortadoğu’da birden fazla ülkede aynı anda çıkmasının önem arzetmesi, bölgenin özelliğinde yatmakta. Dolayısıyla dünya genelinde önemli sonuçlar ortaya çıkartacağını söyleyebiliriz. Er veya geç, özellikle ekonomik ve siyasal alanlarda ciddi sonuçlar doğuracaktır. Bu bir anlamda 21. yüzyıla damgasını vuracak toplumsal değişimlerin başlangıcıdır.

    Ortaya çıkan bu ayaklanmalar, Fransa’nın ne 1789 ne de 1848’idir. Arap ülkelerinde ortaya çıkan bu direnmeler; Yunanistan’da ve bir dönem önce Paris’in banliyölerinde ‘gençliğin protestosu’ denilerek geçiştirilen, Ekvator ve Bolivya’da iktidar değişimlerine yolaçan halk hareketlerinden farklı bir şey değildir. Bu nedenle, Arap ülkelerinde giderek yaygınlaşan halk hareketlerini ‘burjuva devrimleri’ olarak nitelendirme globalizm koşullarında uygulanan ekonomik politikaların vahşiliğini örtülemeye çalışmadır. Yani bir anlamda neo-liberal politikaların meşru olduğunu savunmadır, başkaldırı hareketlerinin sonuçlarını daha başından törpüleme girişimleridir. Bu nedenle, bu tür yorum ve tartışmaları ciddiye almamak gerekir. Mısır, Yemen, Ürdün vb.ülkelerin pazarlarının uluslararası tekellere açık olmadığını, yani uluslararsı tekellerce istenildiği gibi yönlendirilmediğini kimse iddia edemez. Bugün Ortadoğu şu veya bu oranda kapitalist ilişkilerin egemen olduğu bir bölgedir. Hele Mısır ve Tunus için bu sorun hiç tartışılmaz. Bu ülkelerde orta sınıfın nüfusun önemli bir bölümünü teşkil ettiği tartışma götürmez. Küçük ve orta boy işletmeciliğinin epeyce yaygınlık kazandığı gözardı edilemez. Yine, uluslararası tekellerin, bu pazarlarda, hemen her alanda yatırımlarını daha da çeşitlendirmek için birbiriyle yarıştıkları bilinmekte. Bugün Bölge ülkeleri halkı açısından en önemli sorunlardan biri, işçilerin ve küçük işletme sahiplerinin, asgari düzeyde bile geçimlerini sağlayamamalarıdır. Bir de buna yaygın rüşvet, polis baskısı ve işkencesi eklenince, yaşam her geçen gün daha bir çekilmez olmuştur. Bu nedenle bu ülkelerde ekonomik taleplerle siyasi talepler daha başından birbiriyle paralellik kazanmıştır. Uzun yıllardır halka hükmetmiş bir avuç elite dayanan anti-demokratik iktidar biçimleriyle yol alınamayacağı bilinmekte. Bu anlamda, önümüzdeki süreçte, Bölge ülkelerinde hangi tür iktidar biçimi gelirse gelsin, sekülerleşme hızlanacaktır.

    Tunus’da, Mısır’da, hemen hemen tüm Arap ülkelerinde geçmişte sömürgecilik uygulayan güçler bügün de güçlerinden çok fazla bir şey kaybetmemiştir. Tunus’da sadece devrik devlet başkanı Zine El Abidine Ben Ali’nin 12 milyar dolar parasının Fransa bankalarında bulunuşu bile bunu doğrulamaya yeter. Bu ülkelerin üretime dayalı olmayan, neredeyse iğneden ipliğe kadar ithalata dayanan tüketim ekonomileri dikkate alınırsa, bugüne kadar hüküm sürmüş iktidarların yapısı da kendiliğinden açığa çıkar. Bu noktadan hareketle, B. Avrupa’nın ve ABD’nin özellikle Ortadoğu ülkelerinde demokrasinin gelişmesini neden istemedikleri daha iyi anlaşılır.

    Globalist ekonomi-politikanın yaygınlık kazanmasıyla birlikte ortaya çıkan halk ayaklanmaları, çığ gibi büyüyen işsizlerin ve açlık sınırında yaşayan kitlelerin çığlığıdır. Bu noktada esas tartışılması gereken, aç ve yoksul kitlelerin sorunlarını ve giderek gücünü kaybeden orta sınıfların ekonomik, sosyal ve siyasi taleplerini ortak paydada birleştirecek iktidar alternatifidir.  Yaşadığımız çağda, sorun, sadece işsizlik ve açlık içinde bulunan halk yığınlarının sorunu değildir, aynı zamanda erimeye başlamış ve giderek hızla yoksullaşan orta sınıfları da hesaba katmak gerekir. Dikkat edilirse, sadece işsiz ve yoksullar değil, aynı zamanda orta sınıflar, bürokrasinin önemli bir kesimi de ayaklanmalarda yerini almıştır. Mısır’da sokaklarda, meydanlarda protestoya katılanların bileşimi gelecek için önemli ipucları vermeye yeterlidir.  

    Bu halk ayaklanmalarının en önemli bir özelliği de, din, kimlik, etnik, cinsiyet ayrımınına gidilmeden, ekonomik ve siyasal talepler etrafında birleşilmesidir. Yani farklılıkları olduğu gibi kabullenerek, her bir farklılığı meşru görme anlayışı içinde toplumsal sorunlara çözüm aramak için bir noktada buluşulmuş olması önemlidir.Toplumsal ilişkiler ağının geometrik yapısını iktidara taşıma arzusu Mısır ve Tunus’ta ulusal devlet yapısını aşındırmaya başlamış,  tekci ve otokratik devlet yapılarını çatırdatmıştır. Böylesi bir özelliğe sahip halk hareketlerini, günümüz koşullarında salt bir sınıfın önderliğine indirgemeye, şu veya bu sınıfın öncülüğünü mutlaklaştırmaya kalkışmak, yıkılan ve yıkılmakta olan tekçi devlet yapılarının meşruluğunu kabullenmeye götürür bizi. Sınıf, özellikle de işçi sınıfı öncülüğünü vurgulamak ya da mutlaklaştırmak, globelleşme döneminde ‘dışarıdan bilinç’ götürülecek kesimleri büyüteçle aramaya götürür bizi. Bu da, aynı zamanda, günümüz teknolojisinin oldukça ayrıntılı kıldığı işbölümünü ve bu ayrıntılı işbölümünden hareketle, işçinin klasik işlevinin çoktan aşıldığını görmemezlikten gelmemizi sağlar. Küreselleşmeyi emperyalizmden bağımsız ele almadan, yine emperyalizme karşı mücedele içinde, en geniş halk yığınlarının ekonomik ve siyasal sorunlarına çözümü amaçlayan örgütlenme modelini çözüme kavuşturma zorunluluğu vardır.   

 

Baki Karer

2011.02.18

 

 

 

 

 SERXWEBÛN KUPÜRLERİ
sites/43/43f601c34de496d2c562ae11d004c22a/attachments/File/botan__1.jpg

sites/43/43f601c34de496d2c562ae11d004c22a/attachments/File/botan-2.jpg
 
sites/43/43f601c34de496d2c562ae11d004c22a/attachments/File/botan__3.jpg
 

ÖCALAN’A ÖZGÜRLÜK YA DA ŞERÊ VİRA

 

     “Daha çok kan akıtacağız ve bundan en küçük bir şekilde ‘yanlış yapıyoruz, yenilebiliriz’ diye korkakça bir tutuma girmeyeceğiz( Serxewebûn, sayı, 44, s. 7)

“Çok kan dökülmesi gerekiyor(…)milyonlarca insanın ölümü hiçbir şey değildir. Botan suyundan daha fazla kan akmalı, her dağda, her ağacın altında, her taş kovuğunda şehitler vermeliyiz” Serxewebûn, sayı 42, s. 6

    Yukarıdaki sözleri okuyan her insan, bunları söyleyen birinin olsa olsa ikinci dünya savaşı Almanya’sında esir kapları sorumlularından birinin sözleri olabileceğini iddia eder. Çünkü bu derece kan akıtmaktan ve ceset görmekten hoşlananlar sözkonusu olduğunda, 1940′lı yılların Almanya’ sını hatırlamama mümkün değil. Ama yanılmayın, bunu söyleyen kişi, şu anda İmralı’da misafir ediliyor. Ve bu kişi 40 bin insanın ölümüyle övünüyor. Sadece örgüt içinden 15 bin insanı katlettiğini açıkça itiraf etmiştir. Yani her ağacın ve taşın altında bir ceset yatırmanın gayretini verdiğini saklamamıştır. Böylesi bir söylemde bulunan birini, Kürt halkının lideri konumuna getirmenin çabası içinde olanların kimler olduğunu tartışmanın bir anlamı yoktur. Böyle bir canavar, Kürt halkının lideri olamaz. Böyle biri ancak ve ancak Kürt halkının düşmanı, yani Kürt halkını yoketmeyi hedeflemiş biri olur. Milyonlarca Kürdü yok etmeyi hedeflemiş birinin, Kürt sorunu olamaz. ‘Kürt, alçaktır, rezildir, köledir’ diyen biri için, nasıl olur da ‘liderimizdir’ denilebilinir?Bu noktada, kimse, yukarıdaki söylemi dikkate almaksızın, ezilen halklara özgü özelliklerden yola çıkarak, PKK-BDP’yi Kürt halkının temsilcisi gösterme gayreti içine girmesin. PKK-BDP egemen güçlerin oluşturduğu karanlık odakların emrinde Kürt kıran hareketidir.

    Onbinlerce Kürdü katletmiş birini, Kürt halkının lideri yapma çabası yürütenler kimlerdir? Bir tarafta bir dönemler her Kürtçe kelimeye para cezası kesenler, diğer tarafta marabaları kullanarak yüzyıllardır hüküm sürmüş ağalar, aşiret reisleri ve yeni yetme bezirganlar vardır. Çünkü bu iki kesimin ittifakı yıllardır halklarımıza olmadık işkenceyi yapmıştır. Kürde anadilini bile yasaklayan, şalvarlıyı şehrin merkezine koymayan bu ittifaktır. Eskiden olduğu gibi, bu ittifakı, tekrar iktidar yapmanın kavgası verilmekte. Yani giderek kızışan bir iktidar kavgası verilmektedir. Bu kavgada Kürt çocukları, gençleri kullanılmaktadır, daha doğrusu feda edilmektedir.

    Bu ittikafakı biraz daha açmakta yarar var: Bir tarafta Kandil’e bağlı, daha doğrusu Kandil’in emrinde içmerkez olarak görev yapan BDP var. Diğer tarafta CHP’nin başını çektiği büstçü Kemalistler ve en önemlisi de  Gladyocular var. Tabii tüm bu kesimlerin yurtdışı ittifakçılarını da gözardı edemeyiz.

    Kürt gençlerine ‘ÖLÜN,ÖLÜME YATIN’ diye emir veren Kandilin buyrukları doğrultusunda hereket eden BDP’li baylar ve bayanlar, halkın çocuklarına ‘Ölün’ diyebilmekteler. Eğer ölüme yatma o kadar kolaysa, niçin kendileri bu yolu denemekten kaçınmaktalar. Lüks otomobillerde seyehat yapanların, lüks otellerde eğlenenlerin, her gün değişik gran tuvaletler içinde dolaşanların, daha doğrusu, zevk ve sefa içinde yaşayanların sokaklarda dolaşarak halkın çocuklarının yaşamı hakkında en pervasız konuşmalar yapmakta.Dahası var; bu sahte kahramanların çocukları, kardeşleri, eşleri neredeler? ‘Çüzüm’ diye ortalıkta dolaşan Barış ve Demokrasi Partisi milletvekillerinin çocukları, kardeşleri en iyi okullarda öğrenim görürken, lüks arabalarıyla çaka atarken, yine lüks dairelerde ve villalarda, hatta konaklarda yaşam sürdürürken, halkın çocuklarını bir Öcalan için, bin bir türlü entrikalarla ölüme gönderme hangi ahlaka sığar?  Açlık grevleri sonucu hayatını kaybedecek her gencin sorumlusu, Kandil ağaları ve onların emir kulu BDP’dir. Eninde sonunda Kürt halkı bunların hesabını soracaktır.

    Soruna bu biçimde yaklaşıldığında, sözümona liberal geçinen bazı köşe yazarları ‘akrabalar niçin işin içine koyuluyor’ diye tepki duymaktalar ve hemen arkasından ‘çözüm’ü tartışalım diyorlar. Çözümü tartışma ile Kürt gençlerini ölüme yollamanın ne alakası var o zaman? Çözümü tartışmak için Kürt gençlerinin ölüme sürüklenmesi gerekmiyor. Bu tür savunma reflekslerini harekete geçirmenin tek nedeni, oynanan oynun perde arkasının aydınlanmasını engellemek içindir. En önemlisi de, ortaya koyulan eylemin biçimi, insanların yaşamlarıyla ilgilidir. Hiç kimse bir başkasını zorla, tehditle ölüme gönderme hakkına sahip değildir. Tombalayı karıştır, ‘şu numaraları elinde bulunduranlar ölüme gidecek’ usulü, çokta eski olmayan bir tarihte kimler tarafından uygulandığını bilmek için tarihçi olmaya gerek yoktur. Bu yöntemin insanlık dışı bir yöntem olmadığını iddia edenler, tarihe bakarak düşünce ve hareket tarzlarını gözden geçirmeliler. BDP’li ağalar da çok iyi bilmekteler ki, ileri sürülen ‘Öcalana özgürlük’ talebi uydurma bir talepdir. Öcalan yerinden gayet memnundur ve rahattır. Hiç bir talebi de yoktur, olmadığı için de açlık grevinde bulunanları ‘maraba’ olarak görmekte ve geçmişte olduğu gibi şerê vira olarak değerlendirmekte. Bu nedenledir ki, bırakın ölüm orucuna yatmayı, tıka basa yemeğe devam etmekte, yan gelip yatmakta. Tekrar Gladyo’nunu denetiminde çalışacağı günleri sayıklamakta. İleri sürülen diğer isteklerde ise samimilik yoktur, sadece örtü görevi için kullanılmaktadır. Bir halkın en temel hakları karanlık güçlerin çıkarları doğrultusunda paravanlaştırılmakta. BDP’liler, yeni bir anayasanın bir an önce yapılması veya tüm faili mechullerin açığa çıkarılması için bir protesto eylemi düzenlemeye yanaşmamakta. Nedeni gayet açık; işlenen faili mechul cinayetlerin bir ucu kendilerine dokunmaktadır. Bu nedenle sessizce savuşturmaya çalışmaktalar. Yeni, sivil bir anayasa ise, işlerine hiç gelmemekte.

    Bu noktada BDP’yi biraz daha irdelemek gerekir. BDP’de toprak ağaları, aşiret reisleri, yeni türeme bezirganlar ve bir de, sol geçinen nesli tükenmiş bir grubu temsil eden bazıları hükümranlık yapmakta. Toprak ağaları dağda öldürülmüş hangi kişinin ailesine kaç metre kare toprak vermiş? Bezirganlar ise; hem yurtdışında kurdukları şirketler, hem de belediyelerden aldıkları ihaleler sayesinde kazandıkları milyon dolarlar yetmiyor, yurtdışına insan kaçakçılığından da milyon dolarlar kazanmakta. Bunlar, dağda evladı öldürülmüş hangi yoksul aileye yardım eli uzatmışdır? Açıkça söylüyorum, bu ailelerin yanından bile geçmiyorlar. Aşiret reisleri ise, daha düne kadar başka gruplarla fingerdişiyordu. Kazançlarına daha fazla kazanç eklemek için birden en keskin Apocu kesildiler. Bu aşiret reisleri hem meclis küsüsünden, hem de zaman zaman kaçak güreşen pehlivanlar misali sokak ortalarında şov yapmayı neredeyse bir sanat haline getirmişler. Bahsettiğim bu aşiret reisleri dağda ölen gençlerin ailelerinin yüzünü görmeye bile tahammülleri yok. Hatta bu ailelerle dalga bile geçmekteler. İstanbulun kel aynak kuşları ise, Kürt gençlerinin sırtına basarak, unutulmuş olmaktan kurtulmanın hayalini kurmaktalar. Büstçü Kemalistlerle fingerdeşen ‘sol’ partiyi, Kürtlerin kanı üzerinden yeniden inşa edeceklerine inanıyorlar.

Yeni Bir 28 Şubat Denemesi

    14 temmuz 2011 Silvan’da gerçekleştirilen eylem, bir dönüm noktasıdır. Bu tarihten itibaren başlatılan bir süreç vardır. Son Beytüşşebab ve Şırnak bölgelerinde PKK tarafından başlatılan saldırıların komuta merkezini İstanbulun ve Ankara’nın  karanlık dehlizlerinde aramak gerekir. Eğer Gladyo soruşturması Fıratın ötesine kaydırılmış olunsaydı, şu anda yaşananların hiç biri yaşanmayacaktı. Yaşanılan sürecin dış bağlantıları, başlı başına irdelenmesi gereken ayrı bir konu. Ama şu anda PKK’nin silahlı eylemlerinin, sokak gösterilerinin ve son olarak başvurulan açlık grevlerinin buluştuğu tek bir nokta vardır, o da, darbeciliktir. Canhıraş gayretler yeni bir 28 şubat yaratmaya yöneliktir. Liberal aydın denilen takımın birden bire ‘büyük abi’ rolüne bürünerek, demokrat kesilmeleri boşuna değildir. Bunların derdinin Kürt halkının hakları, daha ileri bir demokrasi olmadığı açıktır. Elbette iktidar eleştirilmelidir, iktidar olan her güçte eleştirilmeyi göze almalıdır. Demokratik olmanın bir ölçüsü de, eleştirilere açık olmayı gerektirir. Ama eleştiri, yerini darbecilik oyunlarına bırakırsa, işte bu noktada karşı durma da en demokratik tavırdır. Şu anda Kemalistlerden liberal geçinen aydınlara kadar olan bir kesim, büyük bir hayal kırıklığı içinde. Artık tekrar iktidar yüzü göremeyecekleri kanısına kapılmışlardır. Ağırlıklı olarak liberal aydınların sıkça boy gösterdiği televizyon kanallarına, köşe yazarlığı yaptıkları gazetelere bakın, PKK’yi ve PKK’nin türevlerini eleştiren hiç kimseye yer vermemekte. Binlerce Kürt gencinin dağlarda bilerek ölüme gönderilmeleri umurlarında bile değil.

     ‘Kemalistim’ diyenler, halkın desteğiyle bir daha iktidar olmayacaklarını bildiklerinden, liberal aydınlar da Avrupa Birliği ile zenginlik yaratma hayaliyle Adalet ve Kalkınma Partisi’ne karşı, darbecilikte birleşmiş durumdalar. Her ikisinin de ortak yanı, halka güvensizliktir. Bu süreçte PKK’ye verilen görev, palyaçoluktur.

    Muhalefet salt olumsuzlukları eleştirme üzerine inşa edilemez. Hareket tarzını salt olumsuzluklar üzerine inşa etme, projesizlik, yani alternatif çözümler üretememe demektir. Bu tutum ister istemez halka güvensizliği, halkla içiçe olamamayı beraberinde getirir. Bizde, liberal aydınların önemli bir kesiminin en büyük korkusu, halkla aydın arasındaki farkın giderek azalmaya başlamasıdır. İşte onları korkutan bu süreçtir. Gereksiz tepkileri bu yüzdendir.

    Ortadoğu’da yaşanılan karmaşadan cesaret alınarak, Hakkari-Şırnak hattında başlatılan silahlı eylemlerle birlikte halkın ayaklanmasıyla iktidarın düşeceği planlanmıştı ama olmadı, tüm hayaller suya düştü. Şimdi ikinci perde açılmış durumda. Bir takım kutlamalar bahane edilerek sokaklarda yaratılan kargaşa ölüm oruclarıyla birleştirilerek darbecilik oynanmakta. Ama bu oyunun da, çok seyirci toplayacağına inanmıyorum. Ne iç, ne de dış koşullar buna elverişli değildir.

    AKP’ye karşı yeni bir 28 Şubat denemesine başvurulmasının belli başlı nedenlerini şöyle sıralaya bilirim:

a) Yönünü Batı’ya olduğu kadar Doğu’ya da çevirmeye başlaması;

b) Teknolojik alanda kaydedilen gelişmeler sonucu silah ihracatına başlanması;

d) Son 40-50 yıldır el atılmayan demiryollarına yatırım yapmaya başlaması;

e) Sivil bir anayasa yapmaya kalkışması;

    Yukarıda çizdiğim ana hatlar irdelendiğinde, oynanan darbecilik oynunun iç ve dış bağlantılarını da tespit etmiş oluruz. Gücü olan iktidarı sandıkta yıkar. Artık AKP bir olgudur. Geçmişte siyasal arenada Demokrat Partisi, Adalet Partisi ne kadar bir olgu ise, AKP’de bugün o kadar bir olgudur. Veya şöyle de diyebiriz; bugün CHP siyasal alanda ne kadar olgu ise, AKP’de bir o kadar olgudur. Artık bu kabul edilmelidir. Bu nedenle, CHP eğer kalıcı olmak istiyorsa, boynuna geçirdiği Silivri değirmen taşından kurtulup, halkın gücüne güven duyan sosyal demokrat bir yapılanmaya gitmek zorundadır. CHP ve liberal aydınlar PKK-BDP’yi kullanarak bir yere gelemeyeceğini artık anlamalıdır.

    Kimi çevrelerin demokrat görünüm altında açlık grevleri karşısında takındığı tavır sahtedir. Kimse timsah göz yaşı dökerek inandırıcı olamaz.Bu çevreler, Antep’de katledilen çocuklar ve Siirt’te katledilen genç kadınlar için sokaklarda onbinleri yürütme cesaretini gösterselerdi,700 kişinin iradeleri dışında ölüme yolçuluk başlatmasını da engellemiş olurlardı.

    Her ne kadar ‘iradeleri dışında’ diyorsak da, bu durum, bizi, madalyonun her iki yüzünü görmemizi engellememelidir. Bu çağda başı dik durmayı kavrayamama da yargılanmalıdır. Bilinçle hareket etme varken, salt körü körüne inanaçla peşe takılma da eleştirilmeli. Yaşadığımız bu çağda müritlikten kurtulma çabası içinde olamama düşündürücür. olayın salt hümaniter yanını ele alır değerlendirmede bulunursak, müritliğe pirim vermiş oluruz.

 

BAKİ KARER

01.11.2012

 

 

 

 


 



MAKALELER|HABER-YORUM|ARŞIV|YAZILARIM|KİTAPLAR|AÇIKLAMALAR|YAĞLIBOYA|Hakı Karer-Şiirler|E-POST